Category

kitap

MAVERA

“Allah herkesi mükellef kılmıştır ama herkesi muvaffak kılmamıştır. Ne yaparsın ki kalbi mühürlenmiş insanlara laf anlatmak çok zordur.”

Beyoğlu, Tarlabaşı Semti’nin günâha, haramlara, kötülüklere yuva olmuş sokaklarında bir ev yangınıyla başlamış yazar eserine. Evi yanan Mirac, Mirac’ın dünyada yalnız ve çâresiz kalışı, sonra fark etmeden gurbetçi bir âileye yardımını anlatıyor. Bu yardımla hayatı büsbütün değişen Mirac’ın, hayat şartlarının yükselmesiyle bambaşka bir imtihânı başlayacaktı. Küçük yaşında bir câmiî ihtiyârının câmiîde onu tartaklaması ile başlayan kopuş, eserde tamamlanıyor ve eserin ortalarında kopuş tamamlandıktan sonra bir tecdîd yaşanıyor Mirac’da ve âkıbinde koptuğu her şeye bağlılık inşâ ediliyor. Mîrac için acılı, korkulu oluyor ama bir musibet, bin nasihatten iyidir. İyi gününde ve kötü gününde Mirac’ın yanında tek kişi vardı: Necdet. Eee; dostsuz olmaz. Ne demiş büyükler:

“Evvel refik, bâde’t-tarîk” Yani önce dost, sonra yol”

Eseri “biricik”yapan ise; şüphesiz tasavvufî yanı… Eserde çizilen bir mürşid portresi var ki; kavli, ahvâli, sîreti, nazarı hatta salt varlığı insana kendi mürşidini anımsatıyor. Kitabı okudukça özlemimizi artıran, okudukça bu dünyadan koparıp; ötelere bağlayan yanıdır bu denli sevmemize vesîle… Öte demişken; belki merak edenleriniz vardır. Mâvera’nın lugât anlamı; bir şeyin ötesinde, arkasında bulunan demek… Evet kitap çok şeylerden koparıyor ve çok ötesinin kapılarını aralıyor.

Eserde dünyevî sevgi ve uhrevî sevgi bir arada… Bir tarafta uhrevî sevgiyi bitirmeye çalışan dünyâ harisleri, bir yandan dünya sevgilerine hiç tamâh etmeyen uhrevînin delileri…

Uhrevî sevgilerin kitapta pîri bir postta, dünyaya tapıcıların üstâd-ı â’zâmı mistırlar plazada… Dünya da böyle değil mi zâten; kötülerin hüküm sürmek istediği ve iyilerin hayatına, hayâline sâhip olmak isteyişleri, bir yandan da sevenlerini dünyadan ve dünyaya ait olanlardan uzaklaştırmak için çırpınan insanlar… Ama elbet bu cengin de bir kazananı olacaktı…

Müridânın mürşidlerine sorduğu sorular, yaşadıkları maddî-mânevî ahvâl, imtihânlar, konuşulan konular, dert edilen mevzular bu dünyanın çilesinden yorulmuşlara, bir güzele müntesib olanlara yabancı gelmeyecek eminim ki… Eser, öyle derin ki; gözden kaçırdığınız hattâ hiç göze almadığınız bazı şeylere daha çok dikkat etmenize vesile olacak. ‘Eser bir seyr-u sulûk romanı’ desek, bence hata etmiş olmayız. Şu ifâdeyi kullanmadan geçemeyeceğim:

Eser Mirac üzere kurulmuş ama her okuyan kendini okuyacak aslında. Hem bu tür kitaplar kendimizi okumak, kaybettiğimiz kendimizi bulmak için değil mi zâten? Okur, Mirac’ın nefsinde kendi ‘ene’sini sorgulayacak. Kahramanımız Mirac’ın yaşadığı hâlleri yaşayacak, okur. Romanda geçen dervişlerden biri siz oluvereceksiniz. Eserdekiler hepimize bir âyine olacak. Ne diyordu kitapta:

“Aynalar sırlı olmasaydı, hiç yansıtabilir miydi?” İşte bu kitapta o sırrı okuyacak, o sırrın nâ-mütenâhi sevdâsını hissedeceksiniz iliklerinizde… Bir sırra sevdalanılır mı? Sır, hayattan ve hayattakilerden ve hayatta önemsediğimiz her şeyden âlâ ise; o sırra sevdâlanılır elbet! Eseri okuyup bitirdiğinizde dünya ve dünyaya âit ne varsa terk etmek ve Mâvera’ya, ötelere erişmek isteği var oluyor hücrelerinizde…

Sevdiğinizi (ks) daha bir seviyor, sevdiklerinize (ks, ra, sav) daha iştiyâk duyuyor, en nihâyetinde sevene, sevgiyi ve sevilmeyi yaratana (cc) kavuşmaya olan özleminiz katmerleniyor, perçinleniyor.

“Eserde kim, neyi ararsa onu buluyor. ‘Bulamadım’ diyen olursa ona deriz ki: Sen hakkıyla okuyamamışsın, bir daha oku, hakkıyla oku” Zâten bazı eserler bir kere okunup kitaplığa konacak eserler değildir. Bazı eserler birden fazla kez okunmalı… Edebî bir eser, bir roman ama eserden ne anladığımızla ya da neyi bulduğumuzla alâkalı bu durum. Yukarıdaki iddiâmla, bu anlattığım misâlleri birleştirerek derim ki; eh büyükler tevekkeli boşa dememişler:

“Aramakla bulunmaz lâkin, bulanlar hep arayanlardır”

Eserde kötülerin garaz ve stratejik fitneleri ile tekkenin başına bir imtihân geliyor ve bu durum tekkeyi değil, tekkedekileri yakıyor. Lâkin kazanan kötüler değil, iyiler… Ayrıca burada mürşide ve tekkeye teslimiyet ve sadâkatin önemine binâen hoş vak’âlar ve latif kelâmlar işlenmiş. Buraları bir kez değil; birkaç kez okuduk. Eserde sürprizler de mevcut ama merâk hissine vesile olması isteğimizle sürprizleri anlatmaktan imtinâ’ ediyorum. Ayrıca yazarın maharetidir; bir ev yangınıyla başlamıştı, ömür yangınıyla sürmüştü, nedâmet ve gözyaşı yangınıyla harlanmış, yürek yangınıyla kıvam bulmuş, hayatın ve nihâyetinde memâtın terk-i yangınıyla neticelenmiş; başıyla sonu; tıpkı iki denizin birleşmesi gibi ‘bir’de birleşerek tam olmuş… Mâvera’yı okuyun. Bir kez değil; bin kez okuyun. Seyr-û sülûk sâhipleri daha bir dikkatle, daha bir rikkatle okusun.

Usûlü zâyî eden, vusulden mahrûm olur. Ahlâkı güzel olmayan hakikati bulamaz.”

“Edebi küçümseyenden sünnetleri, sünnetleri küçümseyenden farzları alırlar. Farzları alınanın ise imânsız gitmesinden korkulur”

Mâvera’ya erişebilmemiz temennisiyle…

Hislere göre hareket edebilen biyonik el geliştirildi

Isparta’daki bir Ar-Ge ve tasarım merkezinde geliştirilen, hislere göre hareket edebildiği belirtilen biyonik el, Türk Patent ve Marka Kurumunca tescillendi.

Isparta’da bir Ar-Ge ve tasarım merkezinde 10 kişilik ekip, hislere göre hareket edebilen biyonik el geliştirdi.

Tasarım merkezinde 3D teknolojisi kullanılarak tasarlanan ve geliştirilen biyonik el, motorlar ve bluetooth aracıyla eldeki hareketlerin büyük bir bölümünü yapabilmesinin yanı sıra, 70 kilograma kadar ağırlık kaldırabiliyor.

Kas hareketlerinin sensörler yardımıyla elektromanyetik dalgalara çevirdiği sistemde, biyonik elin hareket etmesi sağlanıyor.

Biyonik el, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillendi.

“Sistemimizde motorlar kullandık”

İmalat mühendisi Orhan Düzenli, biyonik el projenin Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) tarafından desteklendiğini söyledi.

Geliştirilen projeyle yurt dışı şirketlerin hakim olduğu piyasada yüksek maliyetteki yedek parça ve teknik servis gibi olumsuzları ortadan kaldırılmasının hedeflendiğine dikkati çeken Düzenli, daha önce üretilen biyonik ellerin genelinin misinalı sistemle çalıştığını bildirdi.

Düzenli, misinalı sistemlerin zamanla yıprandığını, teknik anlamda kullanıcıların sorun yaşadığını dile getirdi.

Kendi sistemlerinin misinayla çalışana göre daha iyi çalıştığını savunan Düzenli, biyonik elin ameliyatsız uzvu olamayan kişilere monte edilebildiğini ifade etti.

Sistemin üzerinde bir yıl araştırma yaptıklarını anlatan Düzenli, “Sistemimizde motorlar kullandık. Parmak açılarını istediğimiz şekilde ayarlaya biliyoruz. 3D tarayıcı sistemi kullanarak kişiye özel yapabiliyoruz. Uzvu olamayan kişilerin diğer kolunu tarıyoruz ve bunu 3D görüntüleme sistemiyle 3D yazıcıya aktarıyoruz. Buradan baskımızı alarak kişilere monte etmeyi düşünüyoruz.” diye konuştu.

“Parmaklar birlikte hareket edebiliyor”

Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Mekatronik Mühendisliği Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi Ayşe Meltem Köse ise biyonik elin elektro sinyallerle hareket ettiğini söyledi.

Sistemin yazılımın ve dizaynının kendilerine ait olduğuna değinen Köse, “Geliştirdiğimiz biyonik el, hareketleri daha farklı, anlaşılır ve seri biçimde yapabiliyor. Her parmağı ayrı ayrı ve birlikte hareket ettirebiliyoruz.” dedi.

Allah cümlemizi korusun

“İnsan derdi kadardır. Öyleyse derdiniz yâr ola!”“

Yazar değilim ben.
Bir şeyler yazmakla yazar olunamayacağını iyi biliyorum.
Heybemde öyle süslü kelimelerim yok…
Ne kimsenin derdine derman olabilirim,
Ne de yol olabilirim yolunu kaybetmişlere…
Merhem de olamam kanayan yaranıza mesela…
Derdinize derman olamam belki ama dermanın kimde olduğunu söyleyebilirim…
Yol olamam belki size ama doğru yolu gösterebilirim…
Çare olamam belki ama çarenin kimde olduğundan haberdarım.”

”Hayal etmeyi bilmiyorsa kişi,
payına düşen gerçekle yetinmeyi bilmeli…

” Size bir sır vereyim mi? O yıllar önce yüreğimizi tarumar edip gidenlerin de aslında zihnimizde melodik bir karşılığı vardır, biliyor musunuz? Güzel bir eseri dinlerken mırıldanıp, inleyip durmamız hep bundandır işte. Neyse, burası çıkmaz sokak ..!

“Allah’ım…
Bazı insanları çok seviyorum.
Bazılarını da vallahi sırf sen yarattın diye…”

“Tüm kainat seni beğense, Allah beğenmedikten sonra neye yarar?”

” Ne vakit ki uyanmak için cep telefonu alarmını horozların ötüşüne; rezidanstaki Jülideyi Hatice Teyzenin Zeynepine, adımızı bile bilmeyen süpermarketleri her dem selamlaştığımız Mehmet Emmiye değiştik…
İşte biz o zaman kaybettik.

” Yapmanın ne zor, yıkmanın da ne kolay olduğunu ancak yapmak için ömür tüketen insan bilir.”

“Zira her şey hızlandı; yolculuklar, dostluklar, aşklar…
Yavaşlayabilenler daha çok mesafe kat ettiler…”

” Konuşmadan anlayan dostlara,
Sorgusuz seven yare,
Talepsiz çay getiren garsonlara ne çok ihtiyaç var”…

“Allah cümlemizi korusun”

Dijital dönüşümde dev zirve kasımda başlıyor

Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi; dijital dönüşüm odağında, 28- 30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi ile kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Teknolojinin baş döndürücü gelişimi ile günümüzde iş süreçleri ve iş yapış şekillerinde önemli değişiklikler meydana geldi. Öyle ki, yeni dönem endüstri ve yeni nesil teknolojilerle birlikte değişen üretim algısı, geleceğin tüm teknolojilerine ışık tutmaya devam ediyor.

Bu kapsamda; her yıl düzenlenen Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi, 28-30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bu yıl düzenlenecek fuarda, dijital etkinin sanayiye, ekonomiye ve haberleşmeye etkisi tüm yönleriyle ele alınırken, sektörün uzman isimleri de dijital dönüşüme dair fikir paylaşımlarıyla yerini alacak. Fuarda aynı zamanda; değişime dair yol haritasının da oluşturulması konusunda bazı sorulara yanıt aranacak.

Fuar; finans, eğitim, sanayi, ekonomi dahil olmak üzere hemen hemen tüm sektörleri etkisi altına alan dijitalleşme olgusu çerçevesinde pek çok detaya ev sahipliği yapacak. 3 gün sürecek fuar kapsamında; Dijital sanayi ve Endüstri 4.0, dijital ekonomi, 5G ve nesnelerin interneti konularında sunumlar yapılırken, bu alanlarda ürün ve hizmetleri olan işletmelerin çözümleri de ziyaretçilere sunulacak.

Sanayi devleri, OSB’ler, teknokent firmaları, ticaret ve sanayi odaları ile KOBİ’lerin katılım göstereceği etkinlikte; 3D yazıcı, robotik sistemler, IoT, siber güvenlik, yapay zeka, otonom araçlar, akıllı bina, sensör, yazılım, bilgisayar, bulut bilişim, enerji yönetim sistemleri, iş zekası ve büyük veri gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalar da bu önemli fuarda katılımcı olarak yerini alacak.

400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi bekleniyor

Bunun yanında; bankalar ve sigorta şirketlerinin yanı sıra, borsalar, dijital para şirketleri, fintech, IT, proje ve danışmanlık şirketleri de İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi’nde olacak.

HYF Fuarcılık tarafından düzenlenen, Endüstri 4.0 Dijital Dönüşüm Derneği ve Eticaret Merkezi’nin desteğiyle gerçekleşen fuarda, 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçinin konuk edilmesi planlanıyor.

Hemdem

Eğitimci Yazar Sait Köşk’ten Güzel Bir Kitap Daha; Hemdem

Yazar Sait Köşk’ün Hemdem adlı yeni kitabı bir solukta okuyacağınız türden bir kitap.

Sait Köşk’ün yeni kitabı Hemdem Portakal Kitap’tan çıktı.

Portakal Kitap tarafından yayımlanan Sait Köşk’ün Hemdem kitabı 2016 yılında raflarda yerini aldı

Aklıma düştü, kendime bir dost edindim. Aklıma düşen başıma da geldi. Anladım, benim konuşmaya ihtiyacım var. Ve sözümü kesmeden birinin dinlemesine… Ara ara belki terslenmeye… “O kadar da değil!” denmesine… İşte tam da böyle bir anda imdadıma yetişti o dost. Ben ne okursam onu okuyacak. Nereye gidersem o da oraya gelecek. Ne görmüşsem, o da onu görecek. Öyle söz verdi...

Gel gör ki okuduklarımız aynı, yollarımız bir, gördüklerimiz birebir örtüşse de zaman zaman farklı düşünebileceğimizi de söyledik birbirimize. İşte bir tek burada ayrılsın yollarımız… Karşıma geçecek ve ne düşündüğünü bana çatır çatır söyleyecek. Tartışacağız. Bazen de hemfikir olacağız. Bazen ben ona boyun büküp, “Haklısın!” diyeceğim. Bazen de o… Yani bundan böyle zaman zaman bir o anlatacak, bir ben… Bir o soracak, iki ben… Aklımız konuşmalarımızdan ne kadar uzak olacak, onu da zaman gösterecek. Kalpten kalbe bir yol vardır derler, bilir misiniz? Gönüller hemdem olsun, yeter…

UZAK ÜLKE

Yazmak, yılmadan, durup dinlenmeden uzun bir maratona çıkmaktır. Aynı zamanda yazmak acıyla sevinci, umutla umutsuzluğu bileyerek, arıtan nehirler gibi yüreğinize muştuları yükleyerek, yüklerinden kurtulmak, arınmaktır bir bakıma…

Sonra yazmak sorumluluk bilinci ile yaşadığı dönemden uzak zamanlara ve diyarlara, kendisinden sonra gelen kuşaklara yüreğinden anlamlı, derin mektuplar göndermektir. “Uzak Ülke, aslında uzak gibi görünen ama bir o kadar da bize yakın olan coğrafyalarla ilgili seyahatlerimiz, yakın takiplerimiz ve yoğun okumalarımızla eşzamanlı olarak ortaya çıkan metinlerden oluşuyor” diyor girizgâh yazısında Süleyman Ceran. Sonra da yazıya yüklediği anlamı; “Yazmak, hem dünyaya hem de zamana tanıklık etmektir. Şahit olduklarımızı yazmaya, yazdıklarımızın da şahidi olmaya çalışıyoruz hepsi bu” diye ifade ediyor.

Şahit olduklarımızı yazmaya, yazdıklarımızın da şahidi olmaya çalışıyoruz” diyor ya yazar, işteUzak Ülke tam da bu minval üzere yazılmış yürek yakan gerçekten derin derin nefes alarak, ibretle ve gözyaşı ile okuyabileceğiniz bir kitap. Yürek yakıcı diyorum, yazar yaşadığı coğrafyaya duyarlı, inanan sorumluluk bilinci ile sarıldığı kalemiyle yaklaşık son yirmi otuz yılda yaşananları gazeteciliğin ve aktivistliğin araştırmacılığına usta ve estetize edilmiş edebi bir dili yoldaş eyleyerek sizi bir bakıma yaşanılanlarla yüzleşmeye davet ediyor.

Uzak Ülke’yi okurken, hemen yanıbaşımızda kopan nice kıyamete tanıklığı, yüreklice, erdemlice, soylu bir duruşla ve bakış açısıyla, bu coğrafyalarda yaşanan insanlık kıyımının nasıl acımasızca adeta büyük katliamlar halinde işlendiğinin anlatıldığı metinleri okurken zaman zaman yüreğinizi soğutmanız gerekecek.

“Ağustos ayı idi, buz kestim manzara karşısında. Siyah ve kahverengi renklerin yaygın olduğu bir ortamdı burası. Kesif bir ölüm kokusu sinmişti her yere sanki. Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı anlatan ölümcül fotoğraf sergisinin orta yerinde öylece kalakalmıştım. Öldürülen Boşnakların isim listesi bitmiyordu, fotoğraflar da.” Yazar çok yakın bir zamanda bir soykırım şeklinde meydana gelen Bosna Savaşını anlatırken okuru da bir tanıklığa çağırıyor adeta. Bu tanıklıkla, savaş boyunca üç buçuk milyon bombanın atıldığı Bosna’nın ölüm yollarına, toplu mezarlarına, bombalanan pazar yerlerine doğru yürüyorsunuz. Yazar, ölüm kokan serginin tam ortasına asılmış İngiliz Filozof Edmund Burke’ye ait sözün yazılı olduğu levhayı yüreğinize çakar gibi başlık yapıyor yazıya: “Kötülüğün zaferi için iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterlidir.”

Bosna Savaşı yaşandı ve bitti desek de Müslüman coğrafya da kıyımlar sürüyor, bunu da ısrarla belirten yazar Suriye gerçeğini anlatmaya çalışıyor yazının sonuna doğru. Ceran; “Kötülüğün zaferi için iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterlidir. Evet. Tarih, ne yazık ki tekerrür ediyor. Aktif iyiliği ellerinin tersiyle iten Müslümanlar pasif iyiliğinin güvenli sularında, sıra kendilerine gelene kadar bir süre daha serinlesinler bakalım” diyerek manidar ifadelerle yazıyı hitama erdiriyor.  

“Farklı ülkeleri sadece doğal ve kültürel güzellikleriyle değil; acıları ve sevinçleriyle, sıra dışı insan manzaralarıyla, iç burkan hikâyeleriyle, hayatın taşrasına itilmek istenen mazlumlarıyla, iyilik ve kötülüğün farklı figürleriyle tutuşturuyor zihnimizi. Bir umut ve direniş atlasına dönüşüyor kimi zaman. Kimi zaman da bir acılar denizine, çırpınış ve hatırlayışlar ormanına, uzağı yakın eyleyen ve bize bitişen bir sorumluluk külliyesine.

Süleyman Ceran; işaret etmekle, dikkat çekmekle yetinmiyor kitapta. Bulup biriktirdikleriyle, birçok ülkeye tanıklık anıtı dikiyor adeta. Kötülüğün surlarında gedikler açıyor. İyi, erdemli, mazlum ve mağdur olanın koluna giriyor” diye Uzak Ülke hakkında yazar Ali Emre anlamlı ifadeler kullanıyor.

Hayal kurmak bir müminin azığıdır..

Hayal kurmak, bir müminin azığıdır. Umut etmek, dualarıyla ve amelleriyle hayal ettiği vakitlere ulaşmak için didinmek en büyük erdemlerdendir” diye “Muştu” adlı yazıyla kitap devam ediyor. Müminlerin en zor zamanlarında, en çıkmaza girdikleri dönemde Hudeybiye Barışı’nın onların nasıl yardımlarına yetiştiğini belirtirken, “Bir muştu gibi sesleniyorum size” diyerek okurun yüreğine umut aşılıyor yazar. Ve devam ediyor inançla, dimdik, kavi bir seslenişle: “Bir muştu gibi bildiriyorum işte. Camiler yıkılsın, yapılır. Evler çöksün, onarılır. Yollar, köprüler, alt yapı çalışmaları halledilmeyecek şeyler değil. Yeter ki umutlar sönmesin, dualar eksilmesin! Yüz binlerce kayıp geri gelmeyecek belki ama son yüz yılın cerehatiyle hesaplaşma elbette bir bedel isteyecek”

“Uzak Ülke” yazısında, çocukluğun masum dünyasından, keşfedilmemiş hayallerinden bahsederken yazar; “Bu sokak, bu cami, bu koku beni, göz kapaklarımdan da kelebeklerin, kuğuların, ılık ışıltıların koştuğu yıllara götürüyor; çocukluğuma” diye başlayan yazı  coğrafyanın acıları ile yüzleşildiğinde tıpkı çocukluğun masum dünyasından uzaklaşmayla sizi acılar coğrafyasında öylece sarsıcı şahitlikle başbaşa bırakıyor. “Karından boğaza doğru yükselen bir sızı, bir travma belki. İnsanı kekemeleştiren, iliklerine kadar hissettiren, dilini damağına yapıştıran, içini kanatan bir duygu.” diyerek yazar bizleri Uzak Ülke’ye çağırıyor ve “En yakınımızdakileri yitirmekle başlıyor her şey ya da yitip gitmelerine seyirci kalmamızla” diyerek okuru adeta sarsıyor.

Ordularla gelen Batı güçlerinden bahsediyor. İnsan için en büyük kurdun yine insan olduğundan… “Sırtını güneşe çevirirsen, gölgeni görebilirsin ancak” diyen Halil Cibran’nın seslenişine uyarak yüzünü hep güneşe çeviren yazar umutla, duayla sesleniyor neden sonra: “Bizim durulmaya, sükûnete ihtiyacımız var, konuşmaya, gülümsemeye, sarılmaya, irfan ve ihlas sahibi olmaya… Tüm insanlığın ihtiyacı da bu aslında.”

Kitabı okurken yeri geldiğinde yanan yüreğinizi serinletmeniz gerekiyor. Son dönemde meydana gelen savaşlar, haksızlıklar, zulüm acı bir türkü gibi akıyor yazarın kaleminden. Ve bu efkârlı acı türkü içinizde bir yerleri durmaksızın kanatarak derinlere doğru yayılıyor. “Saydnaya’da On Üç Bin Tohum”  başlığıyla, Sivas olaylarına da değiniyor yazar. Bu olaylar sonucu haksız ithamlarla hapis yatan Cafer Tayyar’ı anlatırken, Ebu Selim Cezaevine yolunuz çıkıyor aniden: “Zifiri acıların yaşandığı, dipsiz odalar. Envai işkence hacetleriyle dolu yerler. Güneşin girmediği odalara işkenceci gardiyanlar girmiş uzun, upuzun yıllar boyunca” diyerek zulüm kokan zindanları müşahedeye çağırıyor yazar…

“Derinlerde. Dehlizlerde. Bodrumlarda öldürülüyorlar. Acele ettiklerini gören olmadı. Çığlıklar ve kaçışmalar hep yarım, hep çaresiz kaldı”  diyerek başlıyor yazar “ Suriye’de Ölüm Dehlizleri’ yazısına. Bu kadar üst üste yazılmış yoğun acıların yüklü olduğu yazıların sağaltılması gerekirdi diye düşünmekteyim. Zira okuru rahatlatmak da gerekiyor. Son yazı gibi hayatın içinden, doğal bir akışla gelen insan hikâyelerimiz aralarda olsa idi iyi olurdu diye düşünmekteyim.

Uzak Ülke, dünya ülkelerine dair, coğrafyalara dair kültürel, sosyal, siyasal anlamda nice süzgeçten geçmiş düşüncenin kıyılarına sizi taşırken aynı zamanda okuru yüksek duyarlılıkta bir bilince, dikkatli bir düşünce iklimine de davet ediyor. Mezhepsel ayrılıkların, katı itaatin, şuursuz teslimiyetin adeta kıyımlara yol açtığının altını çizen yazar, “Geri dönüşü olmayan bu yolda yüzlerce yıldan beri oluşturduğunuz katı itaat sistemini yıkın artık” diyerek anlamlı bir sesleniş gönderiyor.

Cahiliye bugünlere taşındı

Hindistan’da Cenin Kuyuları’nı anlatırken yazar, yüreğinizi yakan, çaresizliğin nasıl bağnazlık ve cahiliye ile bu günlere de taşınarak yaşandığının şahitliğini okuyacaksınız. “Kuyulardan yükselen çığlıkları duyuyor musunuz? Derin, karanlık, dipsiz kuyulara atılan ve suçları “erkek olmamak” olan milyonlarca kız çocuğunun çığlığını. Cılız, iniltiye benzer, ninniden bozma. Kefensiz, öylece toprağa atılmış…” seslenişine kulak vermeniz sizi mahrumiyet coğrafyası Hindistan’ın bağnaz dini anlayışına taşıyacak.

İnsan hangi çağda olursa olsun bağnaz ve zalim olabiliyor. Cahiliye dönemi geçeli asırlar olsa da şu an yaşadığımız çağda ne yazık diri diri toprağa gömülen kız ceninlerinden, acımasız zulümden bahsediyor yazar ve sesleniyor: “Ah insan! Terleri alın çizgisi hizasında boncuk boncuk dizilmiş, yumuk yumuk elleri, tarifsiz güzellikleri, bir bilyeyi andıran gözleri, dayanılmaz gülüşleri, bambaşka kokan tenleri ile o milyonlarca yavruyu; toprağı okşamaktan, çağlayı dalından, üzümü salkımından, yaban çileğini saklandığı yerden toplamaktan, çeşmelerden, kana su içmekten, yalnızlıktan, aşktan, sevinçten, acıdan, kardeşlikten yani hayattan nasıl olur da cinsiyetleri yüzünden mahrum bırakırsın?”

“Evine Dönen Diktatörle” Kaddafi’nin trajik bir o kadar da ibretlik sonunu anlatıyor yazar. Adeta tarihe şerh düşerken bir diktatör yöneticinin yaptığı zulümler sonucu nasıl bir sonla muhatap olduğunu, insanların zalimliklerini, acımasızlıklarını anlatmaya çalışıyor. “Kuzey Afrika kıyılarında bolca görülen med-cezirler gibiydi karakteri. Ne zaman coşacağı, kabaracağı yahut çekileceği belli olmayan bir dalga gibiydi Kaddafi” derken son raddade evine dönen liderin kendi doğduğu topraklarda yine kendi vatandaşları tarafından nasıl hunharca katledildiğini anlatıyor Ceran. “Bir çatışma sonrası kaçarken İtalyanların eline düşen Ömer Muhtar’ın gâvurlardan görmediğini, Kaddafi, Müslümanlardan görecekti” diyerek ibretlik sonu anlatmaya çalışıyor yazar.

Yüce Kitabımızda Allah (c.c) buyurur; “De ki: “Yeryüzünü dolaşın ve (sizden) önce yaşamış olan (günahkârların)  sonlarının ne olduğunu görün: onların çoğu Allah’tan başka varlıklara veya güçlere ilahi sıfatlar yakıştırmışlardı.”(Rum – 42)

Yaşadığımız coğrafyanın hemen yakınında ve uzağında tüm coğrafyaları gezip gördüğümüzde tıpkı mezkûr ayetteki gibi ibret nazarıyla gezeriz. Ama aynı coğrafyaları gezerken sadece doğal güzellikleri, denizi, kumu, bitki örtüsü ve turistik bölgelerinin dışında bu bölgelerde yaşanan acılara şahitlik noktasında gezmenin ne denli önemli olduğunu Uzak Ülke’yi okurken anlıyoruz. Ceran okuru adeta şahit olduğu acılar coğrafyasına çekerken cesurca ve mertçe bir yüzleşmeyle de karşı karşıya bırakıyor. İşte o zaman içinde yaşadığınız coğrafyanın ne denli önemli olduğunu ve ne kadar bahtiyar olduğunuzu anlıyorsunuz. Ve tabi ne kadar da sorumlu olduğunuzu, ümmet bilinciyle hami olmanın önemini bir tokat gibi yüzünüze vuruyor yazar adeta sizi sarsarak.

Süleyman Ceran kimi zaman Batı medeniyetinin tam ortasında yer alan Bosna’da meydana gelen katliama vurgu yaparken bunu unutmanın nelere malolacağını hatırlatmaya çalışıyor. Tüm Batı’nın ve Emperyalist güçlerin her an Müslüman coğrafyaları böl, parçala, yut mantığı ile hareket ettiğinin altının çizerken bir türlü bitmeyen Suriye gerçeğine okuru çekerken, yine yakın zamanda yaşanmış Irak Savaşına şahitliğe çağırıyor.

Acılar coğrafyasından notlar

Yaşadığımız çağda bizden sonraki kuşaklara acılar coğrafyasından notlar aktarırken yelpazeyi geniş tutuyor ve adeta bir hafıza inşasına soyunuyor. Suriye’den Bangladeş’e, Nijerya’dan Haiti’ye, Hindistan’dan Libya’ya doğru uzanan coğrafyaların hikayelerinde her okurun yürek telini titreten ibretlik bir hikaye, yürek yakan acı yüklü anılar bir yaralı ezgiler gibi durmaksızın akıyor yazarın kaleminden.

“Anadolu” isimli son yazı sizi içten, duru, yürek ısıtan, bu toprakların mayaladığı güzel insanların temiz bir hikâyesine taşıyor. İşte o zaman muştu yüklü bir ışıma ile yüreğinize inşirahlar yükleniyor, kitabın onca acı yüklü sayfalarından, dramlardan, acımasız kıyımlardan sonra bahar yüklü bir esinti yüreğinize akıyor ansızın. Selahattin konuşma özürlü, zihinsel engellidir ve babasının himayesinde İstanbul’a geldiğinde mahşeri kalabalıkta kaybolur. Kaybolur ama Anadolu’nun has evlatları tarafından Konya gibi bu topraklara nefes olmuş, mümbit coğrafyada misafir edilir, sahip çıkılır. Ve dile gelir Salahattin, oysa dilsizdir ama sevgi, muhabbet, ilgi ona dil olur, akıl olur. Yıllar sonra ailesine kavuşur.

Ve yazar sorar: “Selahattin’e sahip çıkan Anadolu, toprağına sahip çıkmaz mı? diyerek.

Coşkun tarihin evidir Anadolu, Alparslan’nın parlak miğferinin gâvurun gözünü aldığı, Fatih’in pazuları halatları çektikçe şişen yiğitlerinin kandan gelincik tarlalarına dönüştürdüğü, gâye birliği derdiyle ömrünü tüketen Sait Halim Paşa’nın doğduğu olmasa da boy verdiği yerdir Anadolu” diyerek 15 Temmuz direnişini de anar ve kitap hitama erer.

Süleyman Ceran genç bir kalem. Ama her anlamda kendini yetiştirmiş, edebiyatın imkânlarını da kullanarak, gazeteci ve aktivist araştırmaları ve gezileri sonucu seçkin bir anlatı ile son dönemin acılar iklimini okurun önüne cesurca sermiş. Daha nice kitaplar bekliyoruz yazardan, çünkü böyle duyarlı kalemlere, tahkiyenin imkânlarını kullanarak özenli bir dille yazdığı nice şahitlik yazısına gençlerin, kendisinden sonra gelen kuşakların ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle gençlere tavsiye ediyorum kitabı. Yazarın yazarak şahitlik yaptığı, yaşayarak duyumsadığı her bir satırını yüreğinin imbiğinden geçirerek okurla köprüler kurduğu kitap ümmet duyarlılığıyla, coğrafyanın acılı kaderini anlamaya aday dua niyetiyle seçkin okurunu bekliyor.

iyi okumalar….

Çöle İnen Nur

“O’nu bu kez de benden dinleyin” N.F.K

“SEN OLMASAYDIN, SEN OLMASAYDIN, VARLIĞI YARATMAZDIM !”

“O ki olmasaydı, topyekün oluş olmayacaktı.

İşte O…

O kadar evvel ve o kadar üstün…

Bir arada sebep ve netice…

O Kİ, VARLIK O YÜZDEN”

Allah Resulünün mübarek hayatını anlatan Çöle İnen Nur, Siyer kitaplarının alışılmış anlatımlarından farklı bir üslubu yansıtıyor Eserin takdiminde bu farklılık şöyle ifade etmiştir:

‘Tefsir, Hadîs, siyer ve nakil olarak en emin kaynaklardan devşirili ve kaynaklarını tek tek göstermek tasasından uzak bu eser, ‘Başlangıç’ yazısında da belirtildiği gibi, sadece iman sahiplerine hitap edici, hiçbir aklî teftiş, tespit ve ispat gayretine düşmeyişi, mutlak ‘doğru’ üzerine hissî ve teessürî bir çatı kurucu ve eğer bir kıymeti varsa onu bu noktada toplayıcı bir denemedir; ve akla verdiği pay, onu bazı noktalarda yine akılla iptal etmekten ibarettir Bu bir ilim değil, sanat eseridir ve ilmin içini ve dışını tahkik selâhiyetinde olmadığı mukaddes kapıya, ancak, inanmış ve teslim olmuş sanat tavrıyla sokulmaktan başka çare yoktur’

 Kitaptan alıntılar:
•Zaten sensiz ve senden habersiz alınan nefes, varlığın değil, yokluğun soluğu…
•Allah Sevgilisinin Allah Sevgisi…
Kaleme, ölçüye sığar mı?
•İnsan ne aptaldır! Mucize içindeyken mucize bekler.
•Zaten O, Allah sevgisinin kapısı… O’nu seven Allah’ı sever.
•Merhamet, Merhamet, Merhamet… Âlemlere rahmet için gelenin başlıca şiarı… Hudutsuz acımak…
•Aşk ve muhabbete her şey dahildir.
•O akıl budalaları ki, gözün nasıl gördüğünü anlamadan gördüğü şeylere inanırlar•
•”Ateşin yakamayacağı tek şey, Aşk…
•”Allah sûrete ve mala bakmaz, kalbe ve işe bakar.”

Doany Türk Telekom’un 5G yatırımlarını anlattı

Londra’da bu yıl 15’incisi düzenlenen 5G Dünya Zirvesi’nde “gigabit toplumunu oluşturan operatörler” konulu panele konuşmacı olarak katılan Türk Telekom CEO’su Paul Doany, katılımcılara 5G’nin getirdiği yüksek hız ile hayatımızda nelerin değişeceğini aktarırken Türk Telekom’un 2019 odakları ile 5G yatırımlarından bahsetti.

Doany, “Çok kanallı bir yolculuk içerisindeyiz: yüksek hızda bant genişliği ve ülkedeki tüm 5G operatörlerine hizmet verecek uygun maliyetli sahaya kadar fiber (FTTS) omurgası için fiber altyapı tesisine devam ediyor ve sabit genişbant penetrasyonunu arttırarak dijital ayrımı kapatıyoruz.” dedi.

Türkiye’deki abone ağ fiberleşme oranının Almanya ve İngiltere gibi Avrupa’nın sayılı gelişmiş ülkeleri ile aynı seviyede olduğuna dikkati çeken Doany, “Türkiye’de mobil internet iyi gelişmiş durumda, buna karşılık sabit internet kullanımında halen yüksek bir gelişim potansiyeli mevcut. Bu potansiyeli kullanarak tüm müşteri segmentleri üzerinde daha yüksek GB kapasitesi sağlayacak uygun maliyetli giriş paketleri ile sabit internet penetrasyonunu artırmayı sürdüreceğiz” diye konuştu.

5G ile sabit ve mobil ağlardaki bant genişliği hızlarını artırarak gecikme sürelerini azaltacaklarını dile getiren Doany, “Böylece, sektördeki tüm operatörlere uygun maliyetli fiber erişim sağlarken ülkedeki anahtar dikeylerin dijital dönüşümüne de zemin hazırlamış olacağız. Bu anlamda hedefimiz, bir yandan yerli çözümlerin geliştirilmesine odaklanırken bir yandan da bilişim ve iletişim teknolojileri alanındaki şirket iştiraklerimizi ileriye taşımak ve kurumsal risk sermayesi yatırımlarımızı artırmak olacak” dedi.

Türkiye’nin dijitalleşme yolculuğu ve fiberleşme hızı hakkında bilgi veren Doany, Türkiye’nin genç bir nüfusa sahip olmasının, bilgi toplumuna uyum sürecini hızlandırmada etkili bir faktör olduğunu belirtti.

Türk Telekom’un fiber hane erişiminin ilk çeyrek itibarıyla 19,1 milyonu aştığı bilgisini veren Doany, “Sadece 2018’de 2,4 milyon yeni haneye fiber kapsamamızı ulaştırdık. Fiberleşmede pek çok Avrupa ülkesini geride bırakarak Türkiye’nin abone fiberleşme oranını yüzde 20’lere çıkardık. Bu oran Avrupa’nın sayılı gelişmiş ülkeleri ile aynı seviyede” diye konuştu.

Türk Telekom’un Türkiye’nin dijital dönüşümünde kilit rol oynadığını aktaran Doany, şunları söyledi:

“Ülkemizi 5G’ye hazırlamak ve Endüstri 4.0’a geçirmek için dijital dönüşüm yatırımlarımız tüm hızıyla devam ediyor. 5G’nin nimetlerinden en etkili şekilde yararlanmak için mobil şebekeyi 5G’ye hazır hale getirmek kadar ülkenin fiber ağ altyapısını güçlendirmek de son derece önemli. İşte bu nedenle Türk Telekom olarak, son on yılda fiber iletişim ağımızı ‘herkes için erişilebilir iletişim’ prensibi ile iki katına çıkardık. Hızla yaygınlaştırmaya devam ettiğimiz 285 bin kilometrelik fiber altyapımız bugün dünyanın etrafını 7 kere çevreleyecek uzunlukta. Milli teknoloji dönüşümünün en önemli aktörü olarak, Türkiye’nin en büyük veri merkezi ve en büyük siber güvenlik merkezi ile desteklediğimiz kurumsal hizmetlerimizle Türkiye’nin en büyük 500 şirketi başta olmak üzere ülkenin dijital dönüşümüne liderlik ediyoruz.”

“Türkiye’deki hane halkının yüzde 90’dan fazlası kapsama alanımızda” 

Türk Telekom’un mevcut sabit altyapısının, Türkiye’deki hane halkının yüzde 90’dan fazlasını kapsadığını ifade eden Doany, buna rağmen halen birçok insanımızın internetle tanışma ve interneti kullanma oranlarının çok düşük olduğunu belirterek internet penetrasyonunun önemine değindi.

Yarının bilgi toplumunda internetin hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geleceğini kaydeden Doany, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İnternet kullanımının yaygınlaşması, kırsal kesimler de dahil olmak üzere, sağlık ve eğitim gibi alanlarda günlük yaşama büyük katkı sağlayacak. İşimiz yalnızca interneti vatandaşlarımızın evine, kapısına, köyüne götürmekle bitmiyor; bilgi toplumuna dönüşüm için Türkiye’nin lider entegre iletişim operatörü olarak internet kullanımını yaygınlaştırmayı kurumsal sorumluluğumuz olarak görüyor ve çalışmalarımıza bu yönde devam ediyoruz.

Bu amaçla 2017’den beri uyguladığımız son derece uygun fiyatlı ‘İnternet Bizden’ tarifelerimiz ile birçok vatandaşımızı hayatlarında ilk defa internetle tanıştırıyoruz. Ayrıca bu kişilere, internetin faydalarını anlatmak, eğitmek amacıyla 2014 yılından bu yana sürdürdüğümüz ‘İnternetle Hayat Kolay’ projemiz ile internet okuryazarlığı eğitimleri de veriyoruz. Proje kapsamında, kalkınmada öncelikli iller başta olmak üzere gönüllü eğitmenlerimiz ile Türkiye’nin 81 ilini gezerek, çoğu kadın olmak üzere 50 bin katılımcıya internet okuryazarlığını öğrettik.”

Tüm bu çalışmalar sonucunda Türkiye’nin internet penetrasyonunu son 5 yılda yüzde 40’lardan yüzde 56 seviyesine yükselttiklerini aktaran Doany, ana hedeflerinden birinin, dijitalleşmenin temel göstergelerinden biri olan bu oranı en kısa zamanda Avrupa ortalaması olan yüzde 70’ler seviyesine çıkarmak olduğunu söyledi.

Bunu gerçekleştirmek için geliştirdikleri altyapı paylaşım modellerinin sektör içi iş birlikleri ile hayata geçirilmesinin önemine de değinen Doany, “Fiber altyapı tesis maliyetleri oldukça yüksek. Mobil ve sabit altyapı için geliştirdiğimiz aktif ve pasif paylaşım modelleri altyapıda yüklü maliyetleri önleyerek sektör adına daha fazla imkân ve yarar sağlamakla kalmayacak, tüm dünyaya da örnek olacak. Yine altyapı paylaşımını tamamlayıcı nitelikte fiber penetrasyonu artırıcı en etkili yöntemlerden biri olarak gördüğümüz sahaya-kadar-fiber (FTTS) modelinden de sıklıkla yararlanacağız” yorumunu yaptı.

“Gigabit toplumuna hızlı geçiş sahaya-kadar-fiber (FTTS) ile mümkün”

Türk Telekom’un 5G ve dijitalleşme yatırımları ile geliştirdiği mobil ve sabit altyapı paylaşım modelleri hakkında da bilgi veren Doany, 5G teknolojilerinin vazgeçilmezi olacak fiber erişimin ve internet kullanımının yaygınlaştırılması konusunda en efektif çözümün sahaya kadar fiber (FTTS) modelinde olduğunu belirtti.

Doany, Türk Telekom’un yakınsama teknolojileri alanındaki iştiraki Argela’nın yeni nesil 5G teknolojilerine katkılarından da bahsederek, Argela’nın geliştirmiş olduğu, mobil ağı “dilimleyerek” artırılmış verimlilik ve esneklik sağlayan ProgRAN’ı dünyanın sayılı operatörlerine başarıyla entegre ettiklerini de sözlerine ekledi.

5G Dünya Zirvesi, 5G teknolojilerindeki yeni açılımlar ve yakın geleceğin yeni nesil iletişim ağlarını konuşmak üzere dünya genelinde 2 bin 500’den fazla telekom profesyoneli ile 80’i aşkın telekom şirketi ve 200’ün üstünde konusunda uzman konuşmacıyı bir araya getiriyor.

İyi ki doğdun

“Bestami Çiftçi, duru bir su gibi akan anlatımıyla bizi hem hayret vadisinde sürüklüyor, hem de merhametin nasıl elimizden tutup aşılması güç yakalara taşıyabileceğini gösteriyor.
Kurgusuyla, diliyle ve dünyasıyla son derece etkileyici olan bu anlatıyı bir çırpıda okuyacaksınız.
Hani nasıl derler; ‘elinizden bırakamayacaksınız.’
Bununla da kalmayacak, zihninize attığı soruları bir zaman aklınızda dolaştırarak yeni sorulara ve cevap arayışlarına yelken açacaksınız.”

‘İnsan Olmak’ peki ama nasıl?

Engin Geçtan’ın, samimi ve akıcı bir üslupla kaleme aldığı “İnsan Olmak” kitabı, kişinin kendisi ile yüzleşmesini ve “olmasını” sorgulayan ve bu konuda ipuçları veren kıymetli bir eser.

İnsan, varoluşuyla aykırılığı temsil etmektedir

Kapağında René Magritt’in Cam Anahtar adlı yapıtı üzerine yapılmış bir kolajın olduğu kitap insanın kendini anlamlandırması noktasında bir ders niteliğinde. René Magritt’in sürrealist çalışmalarının birçoğunda varoluşa yönelik bir algı olduğu fikrine sahip biri olarak kitaba yönelik ilgim kapağının sayesinde oldu. Kapağında bir dağın yamacında koca bir taş kütlesi ve üzerinde bir insan figürü var. Taş sanki ufak bir hareketle yerinden oynayacak gibi ama hangi yönde hareket edeceği oldukça belirsiz.İnsan da “olabilmek” gayesinde bir dağın yamacında ne yöne devrileceği belli olmadan duran bir taş kütlesi gibidir. Evet, bence insan, bu tabloda oradaki taştır. Aslında belki de kapaktaki kolajda var olan insan figürüne gerek yoktur. Taş, insanı simgelemektedir. İnsan yani taş, dağın yamacında dağdan bir parça gibi dursa da dünyada yani yamaçta, var oluşuyla aykırılığı temsil etmektedir. Aslında kitap da tüm bu tablonun yorumlaması üzerine dayandırılabilir. “İnsan Olmak”; kusursuz, robotik bir yaratık ütopyası değil, tam aksine belirsizliklerin içinde, düşe kalka bunu becerebilmektir.

Boş vaatler yok!

On üç bölümden oluşan kitapta insana dair birçok sorun ele alınmakta ancak “sen sorunlusun ve ben sana gül bahçesi vadediyorum” denmiyor. Bahsi geçen sorunlar herkeste görülebilir nitelikte olan şeylerdir. Sorunların nedenlerine değinen kitapta kişi kendinde var olan sorunların nelerden kaynaklanabileceğini buluyor. Yani boş vaatler yok. Klasik kişisel gelişim kitaplarından çok farklı bir tarzda sorunlar ve bunların nedenleri ele alınmış. Kişinin kendini tartması ve bir yere varması kitapta verilen bilgilerle mümkün görünüyor. Kitap; bir tanı, teşhis yapmaktan ziyade insanın düşünce yapısına esneklik ve olgunluk katıyor.

Değişimin öncüsü bireyin kendisidir

Bireyden başlayarak düşmanlık, değersizlik duygusu, kaygı, yalnızlık gibi konuların ele alındığı kitapta her bölüm, insana dair sorunların nelerden kaynaklanabileceğine ve sorunların kaynaklarının bilinmesiyle bunların üzerine gidilmesi sonucu “iyileşme” emaresini içeriyor. “İnsanın kendi içindeki kargaşa toplumsal kargaşadan daha ürkütücüdür” diyen yazar, her şeyin toplumun en küçük yapı taşı olan bireyle başladığını ve bireyin kendini düzeltmesiyle her şeyin düzeltilebileceğine değiniyor.Kitapta, büyük değişim için önce bireyin kendisini değiştirmesi gerekir, mesajı öne çıkıyor.

İnsan nasıl isterse öyle “olur”

“Dünyada iki tür insan vardır: yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler. Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, hayatına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür. Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir!” diyen yazar, insanın seçimleriyle hayatına yön verdiğini ve seçimleri doğrultusunda yaşadığını belirtir. Ona göre; hayat, bir seçimdir. İnsan, farkında olarak veya olmayarak da olsa birtakım seçimler yapar. Netice itibariyle; insan, nasıl isterse öyle “olur”. Tabii seçimlerinin sonuçlarını da kabullenmesi koşuluyla!

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by