Category

kitap

Kelebekler kadar özgür bir zihnin son kanat çırpınışları

Çok sevdiği eşi ve birbirinden sevimli çocuklarıyla mutlu bir evliliğin sahibiyken, çalıştığı işte kariyer basamaklarını birer birer tırmanıp zirveye ulaşmışken, konforlu bir evle, son model lüks bir arabayla sahip olduğu imkânlardan istifade edip dururken ve her şeyden önemlisi sağlığı da yerindeyken ne kadar da imrenilesi bir hayatın sahibiydi Bauby. 

Hayat, biteviye tekdüze gitmezdi. Her gecenin ardından bir gündüzün gelmesi gibi her gündüzün ardından da bir gece mutlaka gelirdi. Bir anda her şey tepetaklak olur; insan, varlığını da varlığı da bir başka gözle görmeye, bir başka dille okumaya, bir başka duyuşla hissetmeye başlayıverirdi, tıpkı Bauby’nin hayat serüveninde olduğu gibi.

Dünyanın en çok satan dergilerinden biri olan Elle’in, Fransa baskısının başarılı ve karizmatik editörü Jean Dominuque Bauby, ansızın geçirdiği bir beyin kanaması sonucunda, rastlanma olasılığı açısından -kendi ifadesiyle- lotoda büyük ikramiyeyi kazanma şansıyla eşdeğer ihtimalde olan bir hastalığa yakalanır ve sol gözü dışında bedeninin hiçbir tarafını hareket ettiremez. Yaşadığı felaketin ardından ona kalan sadece kullanabildiği bir beyin, gören bir göz ve işitme duyusudur.

İnsanların hayatlarının korkunç bir trajediye dönüşmesi de emsalsiz bir değer kazanması da o insanın yaşadığı olaylar karşısındaki duruşuyla ilgili bir sonuç olsa gerek. Yaratıcı gücün koymuş olduğu kanunlar bilaistisna herkes için işliyor. Ama aynı kategoride değerlendirilebilecek imtihanlar silsilesi bile herkeste aynı tavır ve davranışın zuhuruna imkân vermiyor. Ben bu imkânsızlığı asla “adalet” kavramının varlığı/ yokluğu ile ilişkilendirmek değil, yoruma mahal bırakmayacak bir şekilde “irade”nin kullanımına bağlı tercihlerle ilintili görmek isterim.

Her şeyin tıkırında gittiği bir sırada yüz seksen derecelik bir açıyla dönüş yapan hangi hayat, sahiplerinde artan bir mukavemet, ayakta tutan bir istinat, istikrarlı bir azim bulabilir; bedbinlik, ümitsizlik, tükenmişlik hislerinin aksine. Tabii ki asil ruhlarda, tabii ki sıra dışı insanlarda, tabii ki var olmanın kıymetinin bilincinde olanlarda, tabii ki emrine müsahhar kılınmış bütün eşyanın üzerinde hakkı olduğuna inananlarda, tabii ki alınan tek bir nefeslik ânın bile ne büyük bir ikram olduğunun farkında olup zayi edilmesi vicdanını yaralayanlarda…   

 Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Bu nokta-i nazardan bakıldığında Bauby, artık hayatında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiği hâlde, tüm olumsuzluklara rağmen yıkılmayıp ayakta kalarak, hayata tutunmaya devam etmenin yollarını bularak zor olanı başaranlar kervanına katılmayı fazlasıyla hak ediyor. Her ne kadar kıpırdayamayan bir vücuda hapsolmuşsa da kelebekler kadar özgür olan zihnini son anına ve son raddesine kadar kullanmasıyla hayatta olmanın emarelerini en çok o gösteriyor. 

Hayatını yazı yazarak geçirmiş bir insan olarak Bauby, yüz yüze geldiği ve baş etmek zorunda kaldığı Locked-In Syndrome karşısındaki ilk şaşkınlığını attıktan sonra mutat üzere içinde çağıldayıp duran kelimeleri cümlelere, cümleleri anlamlı metinlere dönüştürmek arzusuyla dolup taşmaya başlayınca duruma muttali olan doktoru gereken tedbiri alır ve kendisine bu konuda yardım edebilecek olan Claude Mendibil’i ayarlar. İşte bu andan itibaren Bauby’nin hayatı, sıradan veya trajik olmaktan çıkıp kendisi ölüp gitse de ardından güzellikleriyle anılmasına ve zor durumda olan insanların kendinden ilham ve güç almasına imkân verecek bir şekilde istisnaiyet kazanır.

Claude Mendibil öncelikle harflerin Fransızcadaki kullanım sıklığına göre yeni bir sıra oluşturur. Bauby’nin zihnindeki harfe ulaşana kadar harfleri tek tek sayar ve Bauby’nin göz kırpmasına göre doğru harfe ulaştığını anlamış olur. Sıradaki harfi bulmak için ise aynı işlem tekrar tekrar başa alınacaktır. Bu şekilde önce kelimeler, ardından da aşağı yukarı mantıklı cümle parçacıkları ortaya çıkmaya başlar. Bauby bu yöntemle tam 200 bin kez gözlerini kırpmak zorunda kalacak ve ortaya ebat açısından kısa ama açtığı kapının önümüze sereceği yol açısından upuzun 150 sayfalık bir kitap çıkacaktır.

Bauby’nin Kelebek ve Dalgıç adını verdiği kitabında; kelebek, yazarın esaret kabul etmeyen zihnine, dalgıç ise dalgıçların giydiği kıyafetin sımsıkı olması hasebiyle hareket yetisini kaybetmiş biri olarak vücudunda hapsolmuşluğuna tekabül etmektedir.

Kıymetini bilmeden hoyratça tükettiğimiz birçok nimetin elimizden uçup gitmeden değerini fark ederek ve hakkını teslim ederek yaşamamız gerektiği noktasında oluşturduğu şuur açısından olduğu kadar hayatının belli bir evresinden sonra bir yatağa mahkûm olarak yaşamak zorunda kalan bir insanın psikolojisini anlamak açısından da Kelebek ve Dalgıç’tan haberdar olmak önemli diye düşünüyorum.

Tıpkı bir denizcinin demir aldığı bir kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimizden sürekli uzaklaşmak, eski hayatımız alev alev içimizde yansa da yavaş yavaş bütün anılarımızın küllere dönüştüğünü seyretmek acaba bizde nasıl bir his hâline karşılık gelirdi?

Her mahrumiyet telafisiyle gelir

Sokaklar, her mevsimin kendine mahsus ziynetleriyle süslenerek sürekli elbise değiştirip dururken bizim her zaman tek mevsim ve tek dekor hâlindeki bir odada sürekli aynı manzarayı temaşaya tutsak olmamız bizde hangi estetiğe denk düşerdi?

Simsiyah bir sinek burnumuza konduğunda uçsun diye kafamızı kıpırdatmaya çalışmalarımız hiçbir netice vermezken ve verdiğimiz mücadele olimpiyat oyunlarındaki güreş müsabakalarından daha zorlu bir mücadeleye dönüşürken insana hükmetmeye ve tabiatı dize getirmeye yeltenen gücümüz ne/ neyi ifade ederdi?

Takvimlerde zaman deli gibi akıp giderken kendi cenahımızda neredeyse bir milim bile kıpırdamaması zaman algımızın ayarlarında nasıl bir değişimi beraberinde getirirdi?

İnsanların hayatlarındaki her mahrumiyetin, onun yokluğunu hissettirmeyecek veya oluşan boşluğu dolduracak şekilde bir başka açıdan telafi edildiğine kani olanlardanım. “Acaba önceden sağır ve kör müydüm, yoksa insan, karşısındakinin gerçek yüzünü görmek için felaketin keskin ışığına mı ihtiyaç duyuyor?” diyen Bauby’de de aynı hakikatin zuhur etmesi söz konusu. Onun iletişim için tek araç hâline gelen gözleri, kulağımızın duymadığı ama idrakimizin vasıtasız anladığı sözleri söyleyen hareketsiz ve sessiz küçük bir ağız mesabesine dönüşüyor. O gözler, sesi çıkmayan ve sahibinin içinde boğulan manaları dışarıya nakletmek için her gün biraz daha artan bir ifade kabiliyetine vasıl oluyor.

Bauby’nin “Sağlam gözümle soru soran bakışlar atmama rağmen belli ki günlerini başkalarının gözbebeklerini muayene ederek geçiren bu adam bakışlardaki anlamları görmeyi bilmiyordu.” tespiti, içinde olunan nimetin idrakinde olamamayı ifade eden “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” dizesini hatırlatıyor. İnsan bu noktada bir durup düşünüyor ve kendi kameti için boyunun ölçüsünü alma, ağırlığı için kendini tartma ihtiyacı hissediyor.

Kitabı yayımlandıktan birkaç gün sonra vefat eden Bauby “Peki ya siz genç insanlar, benim sonsuz yalnızlığıma yaptığınız bu yolculuktan sizin aklınızda ne kalacak?” diye bir soru yöneltir okuyucularına. Mülaki olunduğunda herkeste farklı bir yansımasının olacağını düşündüğüm bu yolculukla ilgili aklımızda kalanların ne olacağı ile ilgili soruya verebileceğimiz cevabın yolu kitabın okunmasından ve Bauby’nin yolculuğuna eşlik edilmesinden geçiyor.

Selma Kavurmacıoğlu


İsmet ÖZEL

YILMADAN YAP.
FIRSATI KAÇIRACAĞIN İÇİN DEĞİL,ÖNÜNDE YILGINLIK GÖSTERCEĞİN HER KİMSENİN BİR ZORBA VEYA BİR ZORBA ADAYI OLMASI YÜZÜNDEN.
YILMA Kİ SICAKTAN KAVRULANA GÖLGEN , SUDA BOĞULANA ELİN ERİŞSİN.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.
BİLGECE YAP.
YANİ KORUYARAK , YANİ İÇİN TİTREYEREK , YANİ YIKILMASIN DİYE.
TUTKUYLA YAP.
SANA VERİLEN YAŞAMA GÜCÜNÜ KULLAN.
YILMADAN,BİLGECE VE TUTKUYLA.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.

Zihnî duruluk ve berraklık bizden çok uzaklarda

Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya isimli kitabında, ruhu terbiye yöntemlerinden bahseder. Tasavvuf erbabının da söylediği “Nazar ber kadem” düsturu ise bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kaideye göre kişinin gözü, yürürken hep ayağının ucuna bakacak. Böylelikle çevredeki uyaranlarla zihninin kirlenmesinin önüne geçilmiş olacak. Bu zaman dilimini düşündüğümüzde çıldırtan bir uyarıcı ile karşı karşıya kalan insanoğlunun seyr-ü sülûkü ya da ruhî bir dinginliği için nasıl bir mücadele vereceği ise büyük bir muamma.

Bizler için büyüklerimiz, diri bir hafızaya sahip olmamız adına gözü, kulağı, dili, dudağı malayâniden korumayı tavsiye ederler. Yine, dikkati dağıtır gerekçesi ile mezar taşlarının bile okunmasını doğru bulmazlarmış. Peki bizlerin gün içerisinde bir yığın malumat malozunun altında hafızalarının ezilmesine ne demeli? Ayağın ucuna bakmaya gerek kalmadan dünyayı burnumuzun ucuna kadar getiren telefonlarla zihni duru ve diri tutmaya çalışmak nasıl bir mücadele ister?

Buraya sadece telefonları değil; göze ve görünmeye hitap eden her türlü ekranı koyabiliriz. Bu ekranların mavi ışıkla tek göze zarar vermediği, hafızayı da tarumar ettiği bir gerçek. Belki zafiyet yalnız belleğimizde değil; ruhumuz, gönlümüz ve benliğimiz de bu durumdan nasibini alıyor. Burada zihnî bir arınmayla işe başlayabiliriz. Çünkü bizlerin derdi bir şekilde yaşamak değil, doğru bir şekilde yaşamak olmalı. Ve bunun yollarını aramak da boynumuzun borcu. Bunun için ‘Dijital detoks’da denilen zihni ve gönlü belli bir süre ekranlardan uzak tutmayı deneyerek ruhun nefes alacağı, zihnin dışardan aldığı toksinleri atacağı zaman dilimleri oluşturabiliriz. Günün belli saatlerinde bilgisayar, telefon, televizyon ve tabletin ekranını karartarak ev ortamında ‘ekransız hava sahası’ oluşmasını sağlayabiliriz. Hatta en çok zaman geçirdiğimiz bir sosyal medya hesabımız varsa, bunu telefonumuzdan belli bir süreliğine kaldırabiliriz.

Şu anda kalmak

Aynı anda birçok olaya veya duruma zihnin sıçrayışları o anki zamana ve zemine yoğunlaşamamayı da beraberinde getiriyor. Kişinin enerjisinin bölünerek birçok durumun içinde olması onun âna odaklanmasını engelliyor. Bununla ilgili ‘Şimdi ve burada bulunuyorsam şuanda kalmam önemli’ fikrini benimsemek işe yarayabilir. Ancak, bir alana odaklanıp derinleşerek güzel ürünler çıkarabiliriz. Her alanda yüzeyselleştikçe kaliteden uzaklaşıyoruz. Dijital çağın fanileri olarak her yerde ama tam olarak hiçbir yerde değiliz sanki. Zihnimizde neticelendirmediğimiz yarım işlerimiz varsa zihin sürekli oraya kayarak asıl düşünmesi gereken şu anki konuya yoğunlaşamayacaktır. Bitirilmemiş yani yarım kalmış her şey zihne yorgunluk olarak geri dönecektir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Bilgisayarda bir sürü sayfanın açık olduğunu düşünelim. Bir süre sonra sistem kasmaya ve verim düşmeye başlar. Ancak arka planda açık olan dosyaları kapatarak işlemi hızlandırabiliriz. Bunu önleme adına zamanımızı etkin kullanmamız devreye giriyor. Bunun için, önceliklerimizi belirleyerek bir sıralamaya koymak, zihnimizi rahatlatacaktır. Küçük bir not defteri ile yapılacaklar listesi oluşturarak gün içerisinde zihnin geviş getirmesini önleyebiliriz. Böylelikle enerjimizi doğru yerde kullanmış oluruz.

Bir de azalarak çoğalmak dediğimiz son zamanlarda revaçta olan minimalistçe yaşam sadeliği hayatımızın birçok alanına dahil etmek. Çağın gereksiz kalabalığından kurtularak kanaatkârlığın ruhumuza şifa vermesini sağlamak. Bize ihtiyacımızdan fazla gelen her ne varsa ondan kurtulmak. Ya da ihtiyacımız olmayan şeyleri hayatımıza dahil etmemek. Bu en büyük zihnî bir konfor olsa gerek. İhtiyaçtaki hakikat ölçeğimiz ise, ölçümü doğru yapmamız adına bizlere yardımcı olacaktır.

Sessizlik oruçları ile ruhu dinlendirmek de yapılabilecek bir başka yöntem. İsrafın olumsuz enerjisini kelimelerimizden başlayarak hayatımızın her alanından çıkarmak. Güzellik, ancak sessizlikle kendini ortaya çıkarabilir. Bir kar tanesinin gökten inişini arabaların gürültüsünde, korna seslerinin eşliğinde seyretmekle, sadece sukûtun hakim olduğu bir mekanda izlemek şüphesiz çok farklı olacaktır. Hayatın koşuşturması içerisinde  zaman zaman oluşturduğumuz bu sessizlik oyuklarıyla ruhumuzu dinginleştirmek. Belki biraz hayatı yavaş moda alarak yaşamak. Çünkü metropolde insanın bedeni ruhundan önde gidiyor. Ruhlar yetişemiyor bedenin hızına. Bazen durup elimizi şakağımıza dayayarak hayat çizgimizi gözden geçirdiğimiz ve kendimizle yüzleştiğimiz anlar bizi hakikatîn kucağına uyandırabilir. Kendi iç sesimizi duyacak kadar, içimize derinleşebildiğimiz bu kıymetli zaman dilimlerinde genelde çoğalarak çıkarız bulunduğumuz ortamdan.

Temiz bir zihin için temiz ortam

Manevi olarak olumsuz düşünceleri ile etrafına negatiflik (radyasyon!) yayan kişi ve ortamlardan uzak durmak da yine zihnî dirilik için önem arz ediyor diyebiliriz. Olumsuz in’ikâs kişinin enerjisini emen bir durumdur. İnternetin çıkmaz sokakları da insan için bazen bir kopuş ve kayış noktası olabiliyor. İnsanın kirlenmesi burada gözden başlıyor ve bu kirlilik bütün bir vücuda aynı damarlarda kanın gezdiği gibi sirayet ediyor. En son davranış ve konuşma olarak hayat buluyor. Temiz bir zihin için, onu besleyen temiz ortamlara ihtiyaç vardır.

Nasıl ki yokluğunda daha da bir farkettiğimiz nimetler için belki biraz kendi içimize dönerek düşünmemiz de işe yarayabilir. Bu bizdeki, minnet ve şükran hislerinin diri kalmasını sağlayabilir. Böylelikle bizim olaylara daha güzel bakmamıza, olumlu duygularla dolmamıza yardımcı olabilir. Belki bunun için, kalbin kör ve sağır kesilmemesi adına küçük alıştırmalarla ruha idman kazandırabiliriz. Mesela, bir hastane köşesinde bir hastayı ziyaret etmek ya da oruç tutmak gibi. Varla yok arasındaki gidiş gelişle kendi fanîliğimizi hatırda tutabiliriz. Bununla ilgili biz istemesek de bazen insan hâlden hâle evrilerek bir düşüncenin içine çekilebiliyor. Belki bir hastalığın bize unuttuğumuz ve hiçbir çaba sarf etmeden tıkır tıkır çalışan bir uzvumuzu hatırlatması gibi.

Niyet dediğimiz şey insanın bütün duygu, düşünce ve eylemlerini şekillendiren bir şey. Hep zihnimize dünya ve ahiret saadeti için bizi geliştirecek, yetiştirecek iyi niyetler almalıyız. Her sabah kalktığımızda ise bu niyetimizi kontrol ederek varsa aldığı bir hasar onarmalı ve onu tekrar tazelemeliyiz. Kendimiz olma yolculuğunda, kendini bilme ve kendini bulma basamaklarını çıkabilmek için bize hayat veren kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okuyarak bizden istenilenleri yerine getirmemiz kâmil bir insan olma gayreti içine girmemiz adına önemli duruyor. Yine en güzel örnek olan Efendimizin hadis ve sünnetleri ile hayatımıza bir rutin çizmemiz bizleri sadece zihnî kargaşadan değil, her türlü karmaşadan uzak tutacaktır. Bu rutinin rahatlığı ile hem zihnimize hem de ruhumuza soluk aldırabiliriz. Bunun yanı sıra bize ilham veren seçilmiş eserleri okumak da zihnimizi zenginleştirirken dinginleştirecektir. Her daim zihnî ve kalbî bir esenlik dilerim.

Kaynak: Dünya Bizim

MAVERA

“Allah herkesi mükellef kılmıştır ama herkesi muvaffak kılmamıştır. Ne yaparsın ki kalbi mühürlenmiş insanlara laf anlatmak çok zordur.”

Beyoğlu, Tarlabaşı Semti’nin günâha, haramlara, kötülüklere yuva olmuş sokaklarında bir ev yangınıyla başlamış yazar eserine. Evi yanan Mirac, Mirac’ın dünyada yalnız ve çâresiz kalışı, sonra fark etmeden gurbetçi bir âileye yardımını anlatıyor. Bu yardımla hayatı büsbütün değişen Mirac’ın, hayat şartlarının yükselmesiyle bambaşka bir imtihânı başlayacaktı. Küçük yaşında bir câmiî ihtiyârının câmiîde onu tartaklaması ile başlayan kopuş, eserde tamamlanıyor ve eserin ortalarında kopuş tamamlandıktan sonra bir tecdîd yaşanıyor Mirac’da ve âkıbinde koptuğu her şeye bağlılık inşâ ediliyor. Mîrac için acılı, korkulu oluyor ama bir musibet, bin nasihatten iyidir. İyi gününde ve kötü gününde Mirac’ın yanında tek kişi vardı: Necdet. Eee; dostsuz olmaz. Ne demiş büyükler:

“Evvel refik, bâde’t-tarîk” Yani önce dost, sonra yol”

Eseri “biricik”yapan ise; şüphesiz tasavvufî yanı… Eserde çizilen bir mürşid portresi var ki; kavli, ahvâli, sîreti, nazarı hatta salt varlığı insana kendi mürşidini anımsatıyor. Kitabı okudukça özlemimizi artıran, okudukça bu dünyadan koparıp; ötelere bağlayan yanıdır bu denli sevmemize vesîle… Öte demişken; belki merak edenleriniz vardır. Mâvera’nın lugât anlamı; bir şeyin ötesinde, arkasında bulunan demek… Evet kitap çok şeylerden koparıyor ve çok ötesinin kapılarını aralıyor.

Eserde dünyevî sevgi ve uhrevî sevgi bir arada… Bir tarafta uhrevî sevgiyi bitirmeye çalışan dünyâ harisleri, bir yandan dünya sevgilerine hiç tamâh etmeyen uhrevînin delileri…

Uhrevî sevgilerin kitapta pîri bir postta, dünyaya tapıcıların üstâd-ı â’zâmı mistırlar plazada… Dünya da böyle değil mi zâten; kötülerin hüküm sürmek istediği ve iyilerin hayatına, hayâline sâhip olmak isteyişleri, bir yandan da sevenlerini dünyadan ve dünyaya ait olanlardan uzaklaştırmak için çırpınan insanlar… Ama elbet bu cengin de bir kazananı olacaktı…

Müridânın mürşidlerine sorduğu sorular, yaşadıkları maddî-mânevî ahvâl, imtihânlar, konuşulan konular, dert edilen mevzular bu dünyanın çilesinden yorulmuşlara, bir güzele müntesib olanlara yabancı gelmeyecek eminim ki… Eser, öyle derin ki; gözden kaçırdığınız hattâ hiç göze almadığınız bazı şeylere daha çok dikkat etmenize vesile olacak. ‘Eser bir seyr-u sulûk romanı’ desek, bence hata etmiş olmayız. Şu ifâdeyi kullanmadan geçemeyeceğim:

Eser Mirac üzere kurulmuş ama her okuyan kendini okuyacak aslında. Hem bu tür kitaplar kendimizi okumak, kaybettiğimiz kendimizi bulmak için değil mi zâten? Okur, Mirac’ın nefsinde kendi ‘ene’sini sorgulayacak. Kahramanımız Mirac’ın yaşadığı hâlleri yaşayacak, okur. Romanda geçen dervişlerden biri siz oluvereceksiniz. Eserdekiler hepimize bir âyine olacak. Ne diyordu kitapta:

“Aynalar sırlı olmasaydı, hiç yansıtabilir miydi?” İşte bu kitapta o sırrı okuyacak, o sırrın nâ-mütenâhi sevdâsını hissedeceksiniz iliklerinizde… Bir sırra sevdalanılır mı? Sır, hayattan ve hayattakilerden ve hayatta önemsediğimiz her şeyden âlâ ise; o sırra sevdâlanılır elbet! Eseri okuyup bitirdiğinizde dünya ve dünyaya âit ne varsa terk etmek ve Mâvera’ya, ötelere erişmek isteği var oluyor hücrelerinizde…

Sevdiğinizi (ks) daha bir seviyor, sevdiklerinize (ks, ra, sav) daha iştiyâk duyuyor, en nihâyetinde sevene, sevgiyi ve sevilmeyi yaratana (cc) kavuşmaya olan özleminiz katmerleniyor, perçinleniyor.

“Eserde kim, neyi ararsa onu buluyor. ‘Bulamadım’ diyen olursa ona deriz ki: Sen hakkıyla okuyamamışsın, bir daha oku, hakkıyla oku” Zâten bazı eserler bir kere okunup kitaplığa konacak eserler değildir. Bazı eserler birden fazla kez okunmalı… Edebî bir eser, bir roman ama eserden ne anladığımızla ya da neyi bulduğumuzla alâkalı bu durum. Yukarıdaki iddiâmla, bu anlattığım misâlleri birleştirerek derim ki; eh büyükler tevekkeli boşa dememişler:

“Aramakla bulunmaz lâkin, bulanlar hep arayanlardır”

Eserde kötülerin garaz ve stratejik fitneleri ile tekkenin başına bir imtihân geliyor ve bu durum tekkeyi değil, tekkedekileri yakıyor. Lâkin kazanan kötüler değil, iyiler… Ayrıca burada mürşide ve tekkeye teslimiyet ve sadâkatin önemine binâen hoş vak’âlar ve latif kelâmlar işlenmiş. Buraları bir kez değil; birkaç kez okuduk. Eserde sürprizler de mevcut ama merâk hissine vesile olması isteğimizle sürprizleri anlatmaktan imtinâ’ ediyorum. Ayrıca yazarın maharetidir; bir ev yangınıyla başlamıştı, ömür yangınıyla sürmüştü, nedâmet ve gözyaşı yangınıyla harlanmış, yürek yangınıyla kıvam bulmuş, hayatın ve nihâyetinde memâtın terk-i yangınıyla neticelenmiş; başıyla sonu; tıpkı iki denizin birleşmesi gibi ‘bir’de birleşerek tam olmuş… Mâvera’yı okuyun. Bir kez değil; bin kez okuyun. Seyr-û sülûk sâhipleri daha bir dikkatle, daha bir rikkatle okusun.

Usûlü zâyî eden, vusulden mahrûm olur. Ahlâkı güzel olmayan hakikati bulamaz.”

“Edebi küçümseyenden sünnetleri, sünnetleri küçümseyenden farzları alırlar. Farzları alınanın ise imânsız gitmesinden korkulur”

Mâvera’ya erişebilmemiz temennisiyle…

Hislere göre hareket edebilen biyonik el geliştirildi

Isparta’daki bir Ar-Ge ve tasarım merkezinde geliştirilen, hislere göre hareket edebildiği belirtilen biyonik el, Türk Patent ve Marka Kurumunca tescillendi.

Isparta’da bir Ar-Ge ve tasarım merkezinde 10 kişilik ekip, hislere göre hareket edebilen biyonik el geliştirdi.

Tasarım merkezinde 3D teknolojisi kullanılarak tasarlanan ve geliştirilen biyonik el, motorlar ve bluetooth aracıyla eldeki hareketlerin büyük bir bölümünü yapabilmesinin yanı sıra, 70 kilograma kadar ağırlık kaldırabiliyor.

Kas hareketlerinin sensörler yardımıyla elektromanyetik dalgalara çevirdiği sistemde, biyonik elin hareket etmesi sağlanıyor.

Biyonik el, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillendi.

“Sistemimizde motorlar kullandık”

İmalat mühendisi Orhan Düzenli, biyonik el projenin Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) tarafından desteklendiğini söyledi.

Geliştirilen projeyle yurt dışı şirketlerin hakim olduğu piyasada yüksek maliyetteki yedek parça ve teknik servis gibi olumsuzları ortadan kaldırılmasının hedeflendiğine dikkati çeken Düzenli, daha önce üretilen biyonik ellerin genelinin misinalı sistemle çalıştığını bildirdi.

Düzenli, misinalı sistemlerin zamanla yıprandığını, teknik anlamda kullanıcıların sorun yaşadığını dile getirdi.

Kendi sistemlerinin misinayla çalışana göre daha iyi çalıştığını savunan Düzenli, biyonik elin ameliyatsız uzvu olamayan kişilere monte edilebildiğini ifade etti.

Sistemin üzerinde bir yıl araştırma yaptıklarını anlatan Düzenli, “Sistemimizde motorlar kullandık. Parmak açılarını istediğimiz şekilde ayarlaya biliyoruz. 3D tarayıcı sistemi kullanarak kişiye özel yapabiliyoruz. Uzvu olamayan kişilerin diğer kolunu tarıyoruz ve bunu 3D görüntüleme sistemiyle 3D yazıcıya aktarıyoruz. Buradan baskımızı alarak kişilere monte etmeyi düşünüyoruz.” diye konuştu.

“Parmaklar birlikte hareket edebiliyor”

Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Mekatronik Mühendisliği Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi Ayşe Meltem Köse ise biyonik elin elektro sinyallerle hareket ettiğini söyledi.

Sistemin yazılımın ve dizaynının kendilerine ait olduğuna değinen Köse, “Geliştirdiğimiz biyonik el, hareketleri daha farklı, anlaşılır ve seri biçimde yapabiliyor. Her parmağı ayrı ayrı ve birlikte hareket ettirebiliyoruz.” dedi.

Allah cümlemizi korusun

“İnsan derdi kadardır. Öyleyse derdiniz yâr ola!”“

Yazar değilim ben.
Bir şeyler yazmakla yazar olunamayacağını iyi biliyorum.
Heybemde öyle süslü kelimelerim yok…
Ne kimsenin derdine derman olabilirim,
Ne de yol olabilirim yolunu kaybetmişlere…
Merhem de olamam kanayan yaranıza mesela…
Derdinize derman olamam belki ama dermanın kimde olduğunu söyleyebilirim…
Yol olamam belki size ama doğru yolu gösterebilirim…
Çare olamam belki ama çarenin kimde olduğundan haberdarım.”

”Hayal etmeyi bilmiyorsa kişi,
payına düşen gerçekle yetinmeyi bilmeli…

” Size bir sır vereyim mi? O yıllar önce yüreğimizi tarumar edip gidenlerin de aslında zihnimizde melodik bir karşılığı vardır, biliyor musunuz? Güzel bir eseri dinlerken mırıldanıp, inleyip durmamız hep bundandır işte. Neyse, burası çıkmaz sokak ..!

“Allah’ım…
Bazı insanları çok seviyorum.
Bazılarını da vallahi sırf sen yarattın diye…”

“Tüm kainat seni beğense, Allah beğenmedikten sonra neye yarar?”

” Ne vakit ki uyanmak için cep telefonu alarmını horozların ötüşüne; rezidanstaki Jülideyi Hatice Teyzenin Zeynepine, adımızı bile bilmeyen süpermarketleri her dem selamlaştığımız Mehmet Emmiye değiştik…
İşte biz o zaman kaybettik.

” Yapmanın ne zor, yıkmanın da ne kolay olduğunu ancak yapmak için ömür tüketen insan bilir.”

“Zira her şey hızlandı; yolculuklar, dostluklar, aşklar…
Yavaşlayabilenler daha çok mesafe kat ettiler…”

” Konuşmadan anlayan dostlara,
Sorgusuz seven yare,
Talepsiz çay getiren garsonlara ne çok ihtiyaç var”…

“Allah cümlemizi korusun”

Dijital dönüşümde dev zirve kasımda başlıyor

Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi; dijital dönüşüm odağında, 28- 30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi ile kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Teknolojinin baş döndürücü gelişimi ile günümüzde iş süreçleri ve iş yapış şekillerinde önemli değişiklikler meydana geldi. Öyle ki, yeni dönem endüstri ve yeni nesil teknolojilerle birlikte değişen üretim algısı, geleceğin tüm teknolojilerine ışık tutmaya devam ediyor.

Bu kapsamda; her yıl düzenlenen Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi, 28-30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bu yıl düzenlenecek fuarda, dijital etkinin sanayiye, ekonomiye ve haberleşmeye etkisi tüm yönleriyle ele alınırken, sektörün uzman isimleri de dijital dönüşüme dair fikir paylaşımlarıyla yerini alacak. Fuarda aynı zamanda; değişime dair yol haritasının da oluşturulması konusunda bazı sorulara yanıt aranacak.

Fuar; finans, eğitim, sanayi, ekonomi dahil olmak üzere hemen hemen tüm sektörleri etkisi altına alan dijitalleşme olgusu çerçevesinde pek çok detaya ev sahipliği yapacak. 3 gün sürecek fuar kapsamında; Dijital sanayi ve Endüstri 4.0, dijital ekonomi, 5G ve nesnelerin interneti konularında sunumlar yapılırken, bu alanlarda ürün ve hizmetleri olan işletmelerin çözümleri de ziyaretçilere sunulacak.

Sanayi devleri, OSB’ler, teknokent firmaları, ticaret ve sanayi odaları ile KOBİ’lerin katılım göstereceği etkinlikte; 3D yazıcı, robotik sistemler, IoT, siber güvenlik, yapay zeka, otonom araçlar, akıllı bina, sensör, yazılım, bilgisayar, bulut bilişim, enerji yönetim sistemleri, iş zekası ve büyük veri gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalar da bu önemli fuarda katılımcı olarak yerini alacak.

400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi bekleniyor

Bunun yanında; bankalar ve sigorta şirketlerinin yanı sıra, borsalar, dijital para şirketleri, fintech, IT, proje ve danışmanlık şirketleri de İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi’nde olacak.

HYF Fuarcılık tarafından düzenlenen, Endüstri 4.0 Dijital Dönüşüm Derneği ve Eticaret Merkezi’nin desteğiyle gerçekleşen fuarda, 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçinin konuk edilmesi planlanıyor.

Hemdem

Eğitimci Yazar Sait Köşk’ten Güzel Bir Kitap Daha; Hemdem

Yazar Sait Köşk’ün Hemdem adlı yeni kitabı bir solukta okuyacağınız türden bir kitap.

Sait Köşk’ün yeni kitabı Hemdem Portakal Kitap’tan çıktı.

Portakal Kitap tarafından yayımlanan Sait Köşk’ün Hemdem kitabı 2016 yılında raflarda yerini aldı

Aklıma düştü, kendime bir dost edindim. Aklıma düşen başıma da geldi. Anladım, benim konuşmaya ihtiyacım var. Ve sözümü kesmeden birinin dinlemesine… Ara ara belki terslenmeye… “O kadar da değil!” denmesine… İşte tam da böyle bir anda imdadıma yetişti o dost. Ben ne okursam onu okuyacak. Nereye gidersem o da oraya gelecek. Ne görmüşsem, o da onu görecek. Öyle söz verdi...

Gel gör ki okuduklarımız aynı, yollarımız bir, gördüklerimiz birebir örtüşse de zaman zaman farklı düşünebileceğimizi de söyledik birbirimize. İşte bir tek burada ayrılsın yollarımız… Karşıma geçecek ve ne düşündüğünü bana çatır çatır söyleyecek. Tartışacağız. Bazen de hemfikir olacağız. Bazen ben ona boyun büküp, “Haklısın!” diyeceğim. Bazen de o… Yani bundan böyle zaman zaman bir o anlatacak, bir ben… Bir o soracak, iki ben… Aklımız konuşmalarımızdan ne kadar uzak olacak, onu da zaman gösterecek. Kalpten kalbe bir yol vardır derler, bilir misiniz? Gönüller hemdem olsun, yeter…

UZAK ÜLKE

Yazmak, yılmadan, durup dinlenmeden uzun bir maratona çıkmaktır. Aynı zamanda yazmak acıyla sevinci, umutla umutsuzluğu bileyerek, arıtan nehirler gibi yüreğinize muştuları yükleyerek, yüklerinden kurtulmak, arınmaktır bir bakıma…

Sonra yazmak sorumluluk bilinci ile yaşadığı dönemden uzak zamanlara ve diyarlara, kendisinden sonra gelen kuşaklara yüreğinden anlamlı, derin mektuplar göndermektir. “Uzak Ülke, aslında uzak gibi görünen ama bir o kadar da bize yakın olan coğrafyalarla ilgili seyahatlerimiz, yakın takiplerimiz ve yoğun okumalarımızla eşzamanlı olarak ortaya çıkan metinlerden oluşuyor” diyor girizgâh yazısında Süleyman Ceran. Sonra da yazıya yüklediği anlamı; “Yazmak, hem dünyaya hem de zamana tanıklık etmektir. Şahit olduklarımızı yazmaya, yazdıklarımızın da şahidi olmaya çalışıyoruz hepsi bu” diye ifade ediyor.

Şahit olduklarımızı yazmaya, yazdıklarımızın da şahidi olmaya çalışıyoruz” diyor ya yazar, işteUzak Ülke tam da bu minval üzere yazılmış yürek yakan gerçekten derin derin nefes alarak, ibretle ve gözyaşı ile okuyabileceğiniz bir kitap. Yürek yakıcı diyorum, yazar yaşadığı coğrafyaya duyarlı, inanan sorumluluk bilinci ile sarıldığı kalemiyle yaklaşık son yirmi otuz yılda yaşananları gazeteciliğin ve aktivistliğin araştırmacılığına usta ve estetize edilmiş edebi bir dili yoldaş eyleyerek sizi bir bakıma yaşanılanlarla yüzleşmeye davet ediyor.

Uzak Ülke’yi okurken, hemen yanıbaşımızda kopan nice kıyamete tanıklığı, yüreklice, erdemlice, soylu bir duruşla ve bakış açısıyla, bu coğrafyalarda yaşanan insanlık kıyımının nasıl acımasızca adeta büyük katliamlar halinde işlendiğinin anlatıldığı metinleri okurken zaman zaman yüreğinizi soğutmanız gerekecek.

“Ağustos ayı idi, buz kestim manzara karşısında. Siyah ve kahverengi renklerin yaygın olduğu bir ortamdı burası. Kesif bir ölüm kokusu sinmişti her yere sanki. Srebrenitsa’da yaşanan soykırımı anlatan ölümcül fotoğraf sergisinin orta yerinde öylece kalakalmıştım. Öldürülen Boşnakların isim listesi bitmiyordu, fotoğraflar da.” Yazar çok yakın bir zamanda bir soykırım şeklinde meydana gelen Bosna Savaşını anlatırken okuru da bir tanıklığa çağırıyor adeta. Bu tanıklıkla, savaş boyunca üç buçuk milyon bombanın atıldığı Bosna’nın ölüm yollarına, toplu mezarlarına, bombalanan pazar yerlerine doğru yürüyorsunuz. Yazar, ölüm kokan serginin tam ortasına asılmış İngiliz Filozof Edmund Burke’ye ait sözün yazılı olduğu levhayı yüreğinize çakar gibi başlık yapıyor yazıya: “Kötülüğün zaferi için iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterlidir.”

Bosna Savaşı yaşandı ve bitti desek de Müslüman coğrafya da kıyımlar sürüyor, bunu da ısrarla belirten yazar Suriye gerçeğini anlatmaya çalışıyor yazının sonuna doğru. Ceran; “Kötülüğün zaferi için iyilerin hiçbir şey yapmaması yeterlidir. Evet. Tarih, ne yazık ki tekerrür ediyor. Aktif iyiliği ellerinin tersiyle iten Müslümanlar pasif iyiliğinin güvenli sularında, sıra kendilerine gelene kadar bir süre daha serinlesinler bakalım” diyerek manidar ifadelerle yazıyı hitama erdiriyor.  

“Farklı ülkeleri sadece doğal ve kültürel güzellikleriyle değil; acıları ve sevinçleriyle, sıra dışı insan manzaralarıyla, iç burkan hikâyeleriyle, hayatın taşrasına itilmek istenen mazlumlarıyla, iyilik ve kötülüğün farklı figürleriyle tutuşturuyor zihnimizi. Bir umut ve direniş atlasına dönüşüyor kimi zaman. Kimi zaman da bir acılar denizine, çırpınış ve hatırlayışlar ormanına, uzağı yakın eyleyen ve bize bitişen bir sorumluluk külliyesine.

Süleyman Ceran; işaret etmekle, dikkat çekmekle yetinmiyor kitapta. Bulup biriktirdikleriyle, birçok ülkeye tanıklık anıtı dikiyor adeta. Kötülüğün surlarında gedikler açıyor. İyi, erdemli, mazlum ve mağdur olanın koluna giriyor” diye Uzak Ülke hakkında yazar Ali Emre anlamlı ifadeler kullanıyor.

Hayal kurmak bir müminin azığıdır..

Hayal kurmak, bir müminin azığıdır. Umut etmek, dualarıyla ve amelleriyle hayal ettiği vakitlere ulaşmak için didinmek en büyük erdemlerdendir” diye “Muştu” adlı yazıyla kitap devam ediyor. Müminlerin en zor zamanlarında, en çıkmaza girdikleri dönemde Hudeybiye Barışı’nın onların nasıl yardımlarına yetiştiğini belirtirken, “Bir muştu gibi sesleniyorum size” diyerek okurun yüreğine umut aşılıyor yazar. Ve devam ediyor inançla, dimdik, kavi bir seslenişle: “Bir muştu gibi bildiriyorum işte. Camiler yıkılsın, yapılır. Evler çöksün, onarılır. Yollar, köprüler, alt yapı çalışmaları halledilmeyecek şeyler değil. Yeter ki umutlar sönmesin, dualar eksilmesin! Yüz binlerce kayıp geri gelmeyecek belki ama son yüz yılın cerehatiyle hesaplaşma elbette bir bedel isteyecek”

“Uzak Ülke” yazısında, çocukluğun masum dünyasından, keşfedilmemiş hayallerinden bahsederken yazar; “Bu sokak, bu cami, bu koku beni, göz kapaklarımdan da kelebeklerin, kuğuların, ılık ışıltıların koştuğu yıllara götürüyor; çocukluğuma” diye başlayan yazı  coğrafyanın acıları ile yüzleşildiğinde tıpkı çocukluğun masum dünyasından uzaklaşmayla sizi acılar coğrafyasında öylece sarsıcı şahitlikle başbaşa bırakıyor. “Karından boğaza doğru yükselen bir sızı, bir travma belki. İnsanı kekemeleştiren, iliklerine kadar hissettiren, dilini damağına yapıştıran, içini kanatan bir duygu.” diyerek yazar bizleri Uzak Ülke’ye çağırıyor ve “En yakınımızdakileri yitirmekle başlıyor her şey ya da yitip gitmelerine seyirci kalmamızla” diyerek okuru adeta sarsıyor.

Ordularla gelen Batı güçlerinden bahsediyor. İnsan için en büyük kurdun yine insan olduğundan… “Sırtını güneşe çevirirsen, gölgeni görebilirsin ancak” diyen Halil Cibran’nın seslenişine uyarak yüzünü hep güneşe çeviren yazar umutla, duayla sesleniyor neden sonra: “Bizim durulmaya, sükûnete ihtiyacımız var, konuşmaya, gülümsemeye, sarılmaya, irfan ve ihlas sahibi olmaya… Tüm insanlığın ihtiyacı da bu aslında.”

Kitabı okurken yeri geldiğinde yanan yüreğinizi serinletmeniz gerekiyor. Son dönemde meydana gelen savaşlar, haksızlıklar, zulüm acı bir türkü gibi akıyor yazarın kaleminden. Ve bu efkârlı acı türkü içinizde bir yerleri durmaksızın kanatarak derinlere doğru yayılıyor. “Saydnaya’da On Üç Bin Tohum”  başlığıyla, Sivas olaylarına da değiniyor yazar. Bu olaylar sonucu haksız ithamlarla hapis yatan Cafer Tayyar’ı anlatırken, Ebu Selim Cezaevine yolunuz çıkıyor aniden: “Zifiri acıların yaşandığı, dipsiz odalar. Envai işkence hacetleriyle dolu yerler. Güneşin girmediği odalara işkenceci gardiyanlar girmiş uzun, upuzun yıllar boyunca” diyerek zulüm kokan zindanları müşahedeye çağırıyor yazar…

“Derinlerde. Dehlizlerde. Bodrumlarda öldürülüyorlar. Acele ettiklerini gören olmadı. Çığlıklar ve kaçışmalar hep yarım, hep çaresiz kaldı”  diyerek başlıyor yazar “ Suriye’de Ölüm Dehlizleri’ yazısına. Bu kadar üst üste yazılmış yoğun acıların yüklü olduğu yazıların sağaltılması gerekirdi diye düşünmekteyim. Zira okuru rahatlatmak da gerekiyor. Son yazı gibi hayatın içinden, doğal bir akışla gelen insan hikâyelerimiz aralarda olsa idi iyi olurdu diye düşünmekteyim.

Uzak Ülke, dünya ülkelerine dair, coğrafyalara dair kültürel, sosyal, siyasal anlamda nice süzgeçten geçmiş düşüncenin kıyılarına sizi taşırken aynı zamanda okuru yüksek duyarlılıkta bir bilince, dikkatli bir düşünce iklimine de davet ediyor. Mezhepsel ayrılıkların, katı itaatin, şuursuz teslimiyetin adeta kıyımlara yol açtığının altını çizen yazar, “Geri dönüşü olmayan bu yolda yüzlerce yıldan beri oluşturduğunuz katı itaat sistemini yıkın artık” diyerek anlamlı bir sesleniş gönderiyor.

Cahiliye bugünlere taşındı

Hindistan’da Cenin Kuyuları’nı anlatırken yazar, yüreğinizi yakan, çaresizliğin nasıl bağnazlık ve cahiliye ile bu günlere de taşınarak yaşandığının şahitliğini okuyacaksınız. “Kuyulardan yükselen çığlıkları duyuyor musunuz? Derin, karanlık, dipsiz kuyulara atılan ve suçları “erkek olmamak” olan milyonlarca kız çocuğunun çığlığını. Cılız, iniltiye benzer, ninniden bozma. Kefensiz, öylece toprağa atılmış…” seslenişine kulak vermeniz sizi mahrumiyet coğrafyası Hindistan’ın bağnaz dini anlayışına taşıyacak.

İnsan hangi çağda olursa olsun bağnaz ve zalim olabiliyor. Cahiliye dönemi geçeli asırlar olsa da şu an yaşadığımız çağda ne yazık diri diri toprağa gömülen kız ceninlerinden, acımasız zulümden bahsediyor yazar ve sesleniyor: “Ah insan! Terleri alın çizgisi hizasında boncuk boncuk dizilmiş, yumuk yumuk elleri, tarifsiz güzellikleri, bir bilyeyi andıran gözleri, dayanılmaz gülüşleri, bambaşka kokan tenleri ile o milyonlarca yavruyu; toprağı okşamaktan, çağlayı dalından, üzümü salkımından, yaban çileğini saklandığı yerden toplamaktan, çeşmelerden, kana su içmekten, yalnızlıktan, aşktan, sevinçten, acıdan, kardeşlikten yani hayattan nasıl olur da cinsiyetleri yüzünden mahrum bırakırsın?”

“Evine Dönen Diktatörle” Kaddafi’nin trajik bir o kadar da ibretlik sonunu anlatıyor yazar. Adeta tarihe şerh düşerken bir diktatör yöneticinin yaptığı zulümler sonucu nasıl bir sonla muhatap olduğunu, insanların zalimliklerini, acımasızlıklarını anlatmaya çalışıyor. “Kuzey Afrika kıyılarında bolca görülen med-cezirler gibiydi karakteri. Ne zaman coşacağı, kabaracağı yahut çekileceği belli olmayan bir dalga gibiydi Kaddafi” derken son raddade evine dönen liderin kendi doğduğu topraklarda yine kendi vatandaşları tarafından nasıl hunharca katledildiğini anlatıyor Ceran. “Bir çatışma sonrası kaçarken İtalyanların eline düşen Ömer Muhtar’ın gâvurlardan görmediğini, Kaddafi, Müslümanlardan görecekti” diyerek ibretlik sonu anlatmaya çalışıyor yazar.

Yüce Kitabımızda Allah (c.c) buyurur; “De ki: “Yeryüzünü dolaşın ve (sizden) önce yaşamış olan (günahkârların)  sonlarının ne olduğunu görün: onların çoğu Allah’tan başka varlıklara veya güçlere ilahi sıfatlar yakıştırmışlardı.”(Rum – 42)

Yaşadığımız coğrafyanın hemen yakınında ve uzağında tüm coğrafyaları gezip gördüğümüzde tıpkı mezkûr ayetteki gibi ibret nazarıyla gezeriz. Ama aynı coğrafyaları gezerken sadece doğal güzellikleri, denizi, kumu, bitki örtüsü ve turistik bölgelerinin dışında bu bölgelerde yaşanan acılara şahitlik noktasında gezmenin ne denli önemli olduğunu Uzak Ülke’yi okurken anlıyoruz. Ceran okuru adeta şahit olduğu acılar coğrafyasına çekerken cesurca ve mertçe bir yüzleşmeyle de karşı karşıya bırakıyor. İşte o zaman içinde yaşadığınız coğrafyanın ne denli önemli olduğunu ve ne kadar bahtiyar olduğunuzu anlıyorsunuz. Ve tabi ne kadar da sorumlu olduğunuzu, ümmet bilinciyle hami olmanın önemini bir tokat gibi yüzünüze vuruyor yazar adeta sizi sarsarak.

Süleyman Ceran kimi zaman Batı medeniyetinin tam ortasında yer alan Bosna’da meydana gelen katliama vurgu yaparken bunu unutmanın nelere malolacağını hatırlatmaya çalışıyor. Tüm Batı’nın ve Emperyalist güçlerin her an Müslüman coğrafyaları böl, parçala, yut mantığı ile hareket ettiğinin altının çizerken bir türlü bitmeyen Suriye gerçeğine okuru çekerken, yine yakın zamanda yaşanmış Irak Savaşına şahitliğe çağırıyor.

Acılar coğrafyasından notlar

Yaşadığımız çağda bizden sonraki kuşaklara acılar coğrafyasından notlar aktarırken yelpazeyi geniş tutuyor ve adeta bir hafıza inşasına soyunuyor. Suriye’den Bangladeş’e, Nijerya’dan Haiti’ye, Hindistan’dan Libya’ya doğru uzanan coğrafyaların hikayelerinde her okurun yürek telini titreten ibretlik bir hikaye, yürek yakan acı yüklü anılar bir yaralı ezgiler gibi durmaksızın akıyor yazarın kaleminden.

“Anadolu” isimli son yazı sizi içten, duru, yürek ısıtan, bu toprakların mayaladığı güzel insanların temiz bir hikâyesine taşıyor. İşte o zaman muştu yüklü bir ışıma ile yüreğinize inşirahlar yükleniyor, kitabın onca acı yüklü sayfalarından, dramlardan, acımasız kıyımlardan sonra bahar yüklü bir esinti yüreğinize akıyor ansızın. Selahattin konuşma özürlü, zihinsel engellidir ve babasının himayesinde İstanbul’a geldiğinde mahşeri kalabalıkta kaybolur. Kaybolur ama Anadolu’nun has evlatları tarafından Konya gibi bu topraklara nefes olmuş, mümbit coğrafyada misafir edilir, sahip çıkılır. Ve dile gelir Salahattin, oysa dilsizdir ama sevgi, muhabbet, ilgi ona dil olur, akıl olur. Yıllar sonra ailesine kavuşur.

Ve yazar sorar: “Selahattin’e sahip çıkan Anadolu, toprağına sahip çıkmaz mı? diyerek.

Coşkun tarihin evidir Anadolu, Alparslan’nın parlak miğferinin gâvurun gözünü aldığı, Fatih’in pazuları halatları çektikçe şişen yiğitlerinin kandan gelincik tarlalarına dönüştürdüğü, gâye birliği derdiyle ömrünü tüketen Sait Halim Paşa’nın doğduğu olmasa da boy verdiği yerdir Anadolu” diyerek 15 Temmuz direnişini de anar ve kitap hitama erer.

Süleyman Ceran genç bir kalem. Ama her anlamda kendini yetiştirmiş, edebiyatın imkânlarını da kullanarak, gazeteci ve aktivist araştırmaları ve gezileri sonucu seçkin bir anlatı ile son dönemin acılar iklimini okurun önüne cesurca sermiş. Daha nice kitaplar bekliyoruz yazardan, çünkü böyle duyarlı kalemlere, tahkiyenin imkânlarını kullanarak özenli bir dille yazdığı nice şahitlik yazısına gençlerin, kendisinden sonra gelen kuşakların ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle gençlere tavsiye ediyorum kitabı. Yazarın yazarak şahitlik yaptığı, yaşayarak duyumsadığı her bir satırını yüreğinin imbiğinden geçirerek okurla köprüler kurduğu kitap ümmet duyarlılığıyla, coğrafyanın acılı kaderini anlamaya aday dua niyetiyle seçkin okurunu bekliyor.

iyi okumalar….

Çöle İnen Nur

“O’nu bu kez de benden dinleyin” N.F.K

“SEN OLMASAYDIN, SEN OLMASAYDIN, VARLIĞI YARATMAZDIM !”

“O ki olmasaydı, topyekün oluş olmayacaktı.

İşte O…

O kadar evvel ve o kadar üstün…

Bir arada sebep ve netice…

O Kİ, VARLIK O YÜZDEN”

Allah Resulünün mübarek hayatını anlatan Çöle İnen Nur, Siyer kitaplarının alışılmış anlatımlarından farklı bir üslubu yansıtıyor Eserin takdiminde bu farklılık şöyle ifade etmiştir:

‘Tefsir, Hadîs, siyer ve nakil olarak en emin kaynaklardan devşirili ve kaynaklarını tek tek göstermek tasasından uzak bu eser, ‘Başlangıç’ yazısında da belirtildiği gibi, sadece iman sahiplerine hitap edici, hiçbir aklî teftiş, tespit ve ispat gayretine düşmeyişi, mutlak ‘doğru’ üzerine hissî ve teessürî bir çatı kurucu ve eğer bir kıymeti varsa onu bu noktada toplayıcı bir denemedir; ve akla verdiği pay, onu bazı noktalarda yine akılla iptal etmekten ibarettir Bu bir ilim değil, sanat eseridir ve ilmin içini ve dışını tahkik selâhiyetinde olmadığı mukaddes kapıya, ancak, inanmış ve teslim olmuş sanat tavrıyla sokulmaktan başka çare yoktur’

 Kitaptan alıntılar:
•Zaten sensiz ve senden habersiz alınan nefes, varlığın değil, yokluğun soluğu…
•Allah Sevgilisinin Allah Sevgisi…
Kaleme, ölçüye sığar mı?
•İnsan ne aptaldır! Mucize içindeyken mucize bekler.
•Zaten O, Allah sevgisinin kapısı… O’nu seven Allah’ı sever.
•Merhamet, Merhamet, Merhamet… Âlemlere rahmet için gelenin başlıca şiarı… Hudutsuz acımak…
•Aşk ve muhabbete her şey dahildir.
•O akıl budalaları ki, gözün nasıl gördüğünü anlamadan gördüğü şeylere inanırlar•
•”Ateşin yakamayacağı tek şey, Aşk…
•”Allah sûrete ve mala bakmaz, kalbe ve işe bakar.”

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by