Category

kişisel

Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüller

Hakikatin maddeye indirgendiği asrımızdan iltica etmiş bir meczub olan Rıza’nın gözüyle kâinatı, belki insanı, belki kendimi seyre dalıyorum 2006 İran yapımı ve yönetmenliğini Ali Vezirian‘ın yaptığı Hüdâ Nezdik Est (Allah Yakındır) filmi ile.

Akîl olmanın anahtarı “ben-ben-ben” iken; heybesi beş on elmadan gelecek olan kuruşlarla hacim kazanmayı bekleyen bir çocuğa elindekileri akıtan, bedeninin alacağı acı bir hazzı ayağının altına alıp Müslüman kardeşinin ruhunun paklığına zarar ilişmesin diye sırtında bir tahta parçasıyla gezen, ‘ben’i unutup önce ‘sana’ , ‘ona’, ‘herkese’ koşan acîb bir aklı na-tamamdır Rıza.

Günlerden bir gün yüreği akar bir Leyla’ya, Mecnun’luğu tadar. Köy okuluyla şehir arasında motoruyla her gün getirip götürürken mahbubunu, bir gergefi dokur gibi muhabbeti dokur kalbine. Meczub iken Mecnun da olur. Gönlünü taşlaştırmış asrîlerimizin başını yere eğdirecek kadar naif olan sîreti, bir faninin en şiddetli ihtiyaçlarını bile çıkarır artık hayatından.

Leyla’nın hüznüyle söze bürünen şiir

Muallim olan mahbubun dilinden dökülen ilk ders ‘âb’dır. Bunu işitip suya koşar Rıza. Sevdiğinin medresesinin çeşmesi ondan bir damla suyu esirger iken göklerden tertemiz bir yağmur gönderilir üzerine. Yine de; kendisine armağanı gönderene bakmak yerine, kendisinden bir damlayı, bir kelamı esirgeyen yârinin daracık sınıfını temaşadan alamaz kendini. Taamı unutur, âb ile yetinir. Hanesini unutur, yârin muhabbetiyle sevinir.

Mahbubun gözü görmez Rıza’nın muhabbetini. Tâ ki; Rıza’nın ağzından dökülen Hafız’ın iki mısrasını duyuncaya dek. Hafız’ın bir başka şiiri de Leyla’nın hüznüyle söze bürünür. Meczubumuzun burada işittirdiği ses; Hafız’ın şiiriyle birlikte, şiirin sahibinin yazanından ziyade onu içselleştiren olduğudur. Sahi, yüreğimize dokunan kaç mısrayı hamurumuza maya etmişizdir?

Mahzun gönüllerin dîlinden dökülen, hüznü libas edinmiş bir lisan olan Farsçanın musikisine kaptırınca seyirci kendini, alt yazıları unutup gözleri kapalı mechulu olduğu sözcüklerin ötesine yürürken bulur ruhunu.

Leyla’nın imtihanı da vardır elbet. Ailesi için kendinden feragati seçmiştir o da. Ve talebelerinden. Ve Rıza’dan…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz

Ve Rıza… Leyla’sının gök mavisi kapısının ardında cennetten çıkacak bir huriyi bekler gibi bekler, günler geceler boyu… Zuhur etmez beklenen. Zahir olan tek şey ‘acı’dır artık onun için. Motorunu da bırakır, hanesini de, kendisini de.

Perişan, sersefil tarike vurulmuşken candan sıyrılmak üzere olan bedeni, validesinin gözyaşları arasında seyyidinin dizi dibine bırakılır. Orada validesini kaybeder. Lakin hakikati bulur. Uyanır. Hakikate açılır gözleri. Derken Leyla’sı da gelir bulur kendisini. Ama artık o, kendisini hiç bırakmayacak, muhabbetiyle kendisini başka hiç kimseye muhtaç bırakmayacak, kimsenin kendisinden koparamayacağı, kendisine her şeyden yakın olan, istediği zaman onunla konuşabileceği ve onsuz yaşayamayacağı hakiki mahbubu bulmak üzere çoktan vazgeçmiştir Leyla’dan. Mevla’yı bulmaya koşar Rıza, Mevla’ya koşar.

Hz Musa’ya gelen emirde ayakkabılarını çıkarmasının emredilmesi ve kutsal mekânda olduğunun hatırlatılması geliyor hatırıma. Rıza, kutsalına davetiye almış bir veli gibi çıkarır ayakkabılarını yani dünyasını yani ki Leylasını ve koşar. Ayakkabıdan vazgeçemediğimizden olsa gerek; kutsalları görmez oldu gözlerimiz. ‘Ben’den geçemedik de aramaktan geçtik ya; ondandır, değil hakikati bulmak, Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz.

Gök mavisi bir kapının ardında sonsuza dek Leyla’yı beklemek de, gözünün bütün takatini ona yöneltmek de çok yüce bir erdem belki ama, mavi göğün ötesindekini beklemek, onunla vuslatı tahayyül etmek, özünün tamamını ona kurban etmek, onu aramak, aramak ve aramak asıl erdem ve asıl hakikat

İnsan ne ile yaşar

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır.

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talepte bulunur. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” der.
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz.

Reis, atı üzerinde olanları yeis ile izlemektedir. Daha evvel kaç defa şahit olduğu hadise yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u defnederler. Reis Pahom’un mezarının başında durur ve hüzünle mırıldanır: “Bir insana işte bu kadar toprak yetiyor!”
Ve bazıları öyle bağlanır ki hayata, bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz.

Âlem içre âlem: Horton Kimi Duyuyor?

“Belki küçük değillerdir, belki biz büyüğüzdür. Düşünsene ya ta uzaklarda birileri varsa ve şu an bizim dünyamıza bakıyorlarsa… Biz de onlara göre bir toz tanesiysek…” 

Amerikalı yazar Dr.Seuss’un “Horton Hears A Who?” adlı kitabından esinlenilerek aynı adla ve animasyon tekniğiyle beyaz perdeye aktarılan “Horton Kimi Duyuyor?”  filmi; animasyon, macera, komedi ve aile türlerini kendinde toplayan 2008 yapımı önemli felsefi mesajlar içeren bir film. Başlıca seslendirmelerini; Jim Carrey ve Steve Carell’ın yaptığı filmin, yapımcılığını Türkiye’de “Buz Devri” adıyla meşhur olan animasyon filminin de yapımcısı olan Blue Sky Stüdyo üstlenmiş.

Bir yaprak tanesinden düşen su damlasının dalından kopardığı kozalağın yolculuğu ile başlar tüm hikâye. Kozalağın yolculuğu boyunca, biz filmin gerek çekim açısı gerekse müziğinin ritminden şunu anlarız ki bir nesne bulunduğu yere göre bazen yıkıcı etkiler meydana getirebilir; bir dev iken bazen hafif bir rüzgâr esintisi, belki de bir sinek ısırığı gibi bulunduğu mekâna göre cüce kalabilir.

Nitekim kimine göre dev kimine göre cüce olan bu kozalak dalından kopup yuvarlanırken yıllardır bir çiçeğin üstünde güvenli bir şekilde ikamet eden toz tanesini, ormanın derinliklerine savurur ve takvimler 15 Mayıs’ı gösteriyordur. Henüz hiçbir şeyden haberi olmayan sevimli filimiz Horton, her zamanki gibi orman nimetlerinin tadını çıkarırken bu toz tanesinden belli belirsiz bir çığlık duyar. Şüphe etmesi üzerine tam toz tanesine yönelmişken Nool Ormanı’nın sakinlerinden olan Horton’un arkadaşları, filme girerek toz tanesinin üzerinde yaşayan Kimler’le Horton’un tanışmasını ertelerler.

Bir hikmet arayışı başlar

Horton’un, arkadaşlarından oluşan bu gruba “Günaydın Sınıf” diye hitap etmesi ve devamında onlara orman hakkında bilgiler vermesi; seyirciye hoca-talebe ilişkisini ulaştırır ve sanki hikmet araştırmasının başlangıcını ifade eder. Ve bu sırada bir kez daha duyar toz tanesinden gelen belli belirsiz hezeyânı. Ya bu küçük toz tanesinin üzerinde yardım isteyen küçük bir insan, belki çocukları yeni büyümeye başlamış olan bir aile yaşıyorsa? İşte bu fikir, Horton’u harekete geçirir ve uzun uğraşlar sonucu toz tanesini bir çiçeğin üzerinde güvenceye alır.

“Belki küçük değillerdir, belki biz büyüğüzdür. Düşünsene ya ta uzaklarda birileri varsa ve şu an bizim dünyamıza bakıyorlarsa… Biz de onlara göre bir toz tanesiysek.”

Her şeyin bu kadar rayında gitmesi gariptir ki aksilikler gecikmez. “Her şeyi sizden daha iyi ben bilirim” diyen tiplerden olan, bütün kuralları koyan ve uyulmasında zorlayan kendisini ormanın sorumlusu ilan etmiş olan kanguru: “Eğer bir şeyi duyamıyor, göremiyor ve hissedemiyorsan öyle bir şey yoktur.” düşüncesiyle filme dâhil olur. Horton, küçük toz tanesi hakkında araştırmasına başlamak üzeredir ki kanguru karşısında belirir ve her zamanki küçümseyiciliğiyle Horton’un anlattıklarının saçmalığını ve bu saçmalıklardan hiç kimseye, özellikle de çocuklara bahsetmemesi gerektiği konusunda onu tehdit eder, zirâ bulundukları toplumun üyesi olarak kalabilmek için bu toplumun standartlarına uymak şarttır ve Nool Ormanı bu tür şeylere müsâmaha göstermiyordur. Horton koca burnunun varlığından emin olduğu kadar bu küçük toz tanesinden bir ses duyduğuna emindir ve bu işin peşini bırakmaya hiç niyetli değildir. Neticede Horton’un  “merhaba” nidaları bu toz tanesinin içerisinde bulunan Kimler Şehri’nin semalarında yankılanır. Kimler Şehri’nde yaşayan Kimler, güvenli ve mutlu bir şekilde sadece güzel şeylerden haberdardırlar. McDodd ise bu şehrin belediye başkanıdır. Haksever ve dürüst bir kişidir. Halkın aksine başkan, şehirde bir tuhaflık olduğunu ve bunu çözmesi gereken kişinin kendisi olduğunun farkındadır.

“Senin bütün dünyan benim dünyamdaki bir çiçeğin üstünde”

Horton ve başkan mucizevi bir şekilde iletişime geçerler. Durumun vehâmetini anlayan Kimler Şehri’nin başkanı, Horton’dan dünyalarını güvenli bir yere taşıması için yardım ister. Ve bu andan itibaren Horton kahraman bir savaşçıya dönüşür. Toz tanesi için ormanda güvenli bir yer arar. Yıllardır yaşadığı Nool ormanına gözlüğünü değiştirerek bir toz tanesi üzerinden baktığında daha önce dikkatini çekmeyen türlü tehlikelerle karşılaşır. Uzun düşünceler sonucu “güneşin azametli şekilde yerden yükseldiği Nool Dağı’nın tepesinde bulunan huzurlu ve sessiz mağarayı, Kimler Şehri için en güvenli yer olarak seçer. Böylelikle uzun ve meşakkatli bir yolculuğun başlamasıyla beraber kanguru ile mücadele de başlar. Kangurunun yapabileceklerinin sınırı yoktur ve Kötü Vlad ile toz tanesini yok etmek üzere anlaşır. Bunun haberini alan Horton, Başkan’ı uyarır. Başkan ise önlem alabilmek için halkı ile konuşmaya artık kararlıdır. Uzun uğraşlar neticesinde Kimler görmedikleri ama sesini duyabildikleri Horton’un varlığına inanmıştır ve onu bir kahraman olarak görüp ona müteşekkir olurlar.

“İnsan insandır, ne kadar küçük olursa olsun”

Kötü Vlad ile amacına ulaşamayan kanguru B planına geçer ve sosyal düzenin tehdit altında olduğunu, tehdidin öncüsünün ise Horton olduğunu söyleyerek Nool Ormanı sakinlerini Horton’a karşı harekete geçirir. Tüm orman sakinleri, toz tanesini yok etmeye kararlı bir biçimde Horton’u yolundan alıkoyarlar. Kanguruya göre Horton’un tek kurtuluş çaresi vardır: Toz tanesinde hiç kimsenin yaşamadığını, haksız olduğunu herkesin önünde söylemek ve kabullenmek. Sözünden dönmemeyi kendisine prensip edinmiş olan Horton bağlanmayı, kafeslenmeyi göze alır, zirâ filler %100 güvenilirdirler. Sözünün eri; cesur fil Horton, herkesin önünde bir kez daha ilan eder: “Bu toz tanesinde insanlar var. Onları görüp duyamasanız da insan insandır, ne kadar küçük olursa olsun.” Bu sözler kısa süreli tesir uyandırsa da Horton’u kurtarmaya yetmez. Şimdi, Kimler Şehri’nin harekete geçme vakti gelmiştir. Bütün Kimler Şehri sakinleri bir curcuna başlatır. Buradayız nidaları, davullar, flütler, çaydanlıklar ne buldularsa çalarak varlıklarını ispatlamaya koyulurlar. Ve son bir haykırışla seslerini Nool Ormanı sakinlerine ulaştırmayı başararak hem kendi dünyalarını hem de Horton’u kurtarmış olurlar. İnandığı değerlerden vazgeçmeyip ruhunu satmayan güvenilir fil Horton, herkesin nezdinde savaşçı bir şâire dönüşür. Artık Horton, Kimler, Nool Ormanı sakinleri hatta kanguru için mutlu son vakti gelmiştir. Hep beraber Kimler Şehri’nin güvenliği için toz tanesini, Nool Dağı’nın tepesine ulaştırmak üzere yolculuklarına devam ederler.

Son sahnede kamera ormandan uzaklaşır ve uzaklaşır. Seyircilere Nool Ormanı’nın da âlemde bir toz tanesinden farksız bir şekilde yer kapladığI ulaştırılır ve ders niteliğinde yine aynı cümleyle bizlere şöyle seslenilir: “İnsan insandır ne kadar küçük olursa olsun.”

İnsanın, duyu organlarının yetersizliği sebebiyle toptancı bir yaklaşımla kendi duyu süzgecinden geç(e)meyen şeylerin yokluğuna hükmetmesinin, yanlış ve bencilce olduğu biz seyircilere net bir şekilde ulaştırılır. Böylelikle ülkemizde de yaygın bir algı olan “Animasyon filmleri çocuklar içindir” ezberi “Horton Kimi Duyuyor?” filmi ile bir kez daha bozulur. Zirâ çocukları eğlendirebileceği kadar yetişkinler için de önemli felsefî mesajlara sahip bir film olduğunu tecrübe edebiliriz. Tavsiye bizden, teveccüh sizden.

Son söz niyetine “Eksik bakarsan tamlığı göremezsin”.

Öyle ya, insan çâre olamazdı…

Bilirsiniz Dünya; fazlaca meşakkatle doldurulmuş, İçinde rahatın çok az olduğu, Nefes almak için bazen oksijenin de kâfî gelmediği, Bir imtihan alanından başkaca bir yer değildi… Gözlerini burada açıvermiş her insan kendisini bu kargaşanın içinde bulacaktı.

Öyle ya , burası cennet de değildi. Her gönlümüzün arzu ettiği oluveremezdi. Her bir doğum bana bu içinden çıkılamaz serüvenin nasıl hızla başladığını, Telaşlı telaşlı koşuşturan insanların nasıl bir akibete koştuklarını, Ben oldum demenin Ben geldim demenin Ben sevdim demenin Ve dahi başında ” ben ” olan her hecenin sonunun nasıl kesildiğini göstermek için yeterdi…

İnsan, hayatı yalnızca anlatmakla yaşadım sanıyor .. Dile dökmenin acıyı iliklerinde hissetmekle eşdeğer olduğunu varsayıyor. Tecrübe edilmeyen her halin izâhı’nın da manasının da nakıs olduğunu unutuyor. ,

Öyle ya , insan çâre olamazdı.

Çâre Allah’tı…

Doktor çâre bulamazdı, Çâre Allah’tı… Çâre dünyada aranmazdı,

Hayellerinize Ulaşmak İçin Değişmekten Korkmayın!

“Girmekten korktuğun mağara aradığın hazineyi saklıyor.” Joseph Campbell

Barış Özcan son zamanlarda Youtube üzerinden harika videolar ile herkesin gönlünü fethetmiş bir kişi. O kendini ‘Story Teller’ yani hikaye anlatıcısı olarak tanımlıyor ve gerçekten işini harika yapıyor. Yayınladığı birçok video’dan sonra Bahçeşehir üniversitesinde gerçekleşen bir TEDx etkinliğinde ‘Yedi Yılda Bir’ adlı konuşmayı yaptı.

Barış Özcan’ın konuşması aslında hepimizin hikayesini anlatıyor ve hayellerimize ulaşmak için değişmekten korkmamamız gerektiğinin üstüne basıyor.

WordPress mi Yoksa Joomla mı?

WordPress ve Joomla günümüzde çok sık kullanılan içerik yönetim sistemleridir. Web sitenizi kurarken hangi sistemi kullanacağınıza karar vermek için yazımıza göz atın

Web sitesi oluştururken wordpress ya da joomla sistemlerini kullanabilirsiniz. Doğru seçimi yapmak çok önemlidir çünkü ileride pişman olursanız farklı bir sisteme geçmek sizi oldukca uğraştırabilir ve sitenizde hatalar meydana gelebilir. WordPress ve Joomla günümüzde oldukça sık kullanılan iki sistemdir. Haydi bu sistemlerin özelliklerine beraber göz atalım!

Eğer kuracağınız web sitesi sadece yazı ve görsellerden oluşacaksa ,diğer bir deyişle basit bir blog sitesiyse ve karmaşa yapıdan hoşlanmıyorsanız kesinlikle wordpress sistemini seçmelisiniz. Fakat eğer kuracağınız site forum sitesi, haber sitesi, n11.Com gibi alışveriş sitesi veya üyelik gerektiren ve üyelerin etken rol aldığı herhangi bir site ise mutlaka joomla sistemini seçmeniz gerekir.

Kullanım Kolaylığı
Yeni bir site oluşturuyorsanız ve bu işte daha yeniyseniz kullanım kolaylığı sizin için çok önemli bir hale gelir.Çünkü kullanımı zor bir sistemle karşı karşıya kalmak, sizi daha yolun başındayken bıktırabilir ve bu işten vazgeçmenize sebep olabilir. O yüzden başlangıçta kullanımı kolay bir sistem seçmek sizin yararınıza olacaktır.
Wordpress ‘in yönetim paneli joomla ‘ya bakılırsa daha bayağı bir yapıdadır ve kullanımı kolaydır. Başlangıç düzeyindeki geliştiriciler için ideal bir sistemdir. Joomla ise daha karmaşa bir yapıya sahiptir ve öğrenmesi süre alır. Fakat bu joomla ‘nın ideal bir sistem olmadığı anlamına gelmez. Aksine daha çok özellikli bir sistem olduğu anlamına gelir.

Gelişim

WordPress ve Joomla günümüzde çok sık kullanılan iki yönetim sistemidir fakat joomla wordpress’e bakılırsa daha eski olduğundan geliştiricileri daha fazladır. Bu da demek oluyor ki joomla ‘nın wordpress ‘e gore daha çok modüllere,eklentilere ve temalara haizdir. Fakat unutmayın ki wordpress sistemi de her gün hızlı bir şekilde ilerlemektedir.


WordPress ‘in kodlama sistemi Joomla ‘ya bakılırsa daha hafiftir. Bu hafiflik sayesinde siteniz çalışırken daha azca yorulur ve arama motorları tarafınca pozitif bir puan alır. Bu da sizi seo bakımından bir adım daha öne taşır.Joomla daha kompleks bir yapıda olduğundan wordpress‘e göre SEO bakımından geridedir.

Tasarım

Joomla sisteminin geliştirici sayısının wordpress ‘e göre oldukça çok olduğundan bahsetmiştik. Bu da demek oluyor ki tema bakımından Joomla oldukca zengindir ve wordpress’in çok ilerisindedir. Sadece son yıllarda wordpress temaları da fazlaca popüler bi hale gelmiştir. Ama unutmayın ki wordpress temaları daha elastiki kodlama yapısına sahip olduğundan sisteminizi yormaz. Joomla ise daha karmaşa yapıdadır ve sisteminizi yorabilir.

SONUÇ
Eğer başlangıç seviyesinde bir kullanıcıysanız wordpress ‘i seçmenizde yarar var. Bayağı ve karmaşa olmayan yapısı sayesinde arzu ettiğiniz tasarımı kolaylıkla yapabilirsiniz. Orta ve ileri seviye kullanıcıysanız Joomla ‘yı seçip daha ustalaşmış bir sisteme haiz olabilirsiniz..



Octopod

Merhaba

Uzun süredir takip ettiğim ve sonunda eğitimine katılma fırsatı bulduğum yeni bir projeden bahsetmek istiyorum.

Octopod, Kodlama yapmanıza gerek kalmadan sürekle bırak yöntemiyle çalışan iş uygulamaları geliştirebileceğimiz bir araçtır.

Octopod, 2016 yılının Ekim ayında kullanıma sunuldu. Kısa sürede 200’ün üzerinde proje gerçekleştirmeyi başaran Octopod, kurumsal dijital dönüşümde büyük önem arz eden yazılım geliştirme süreçlerindeki sorunları ortadan kaldıran bir inovasyon projesi olarak hizmet veriyor.

5 yıl süren Ar-Ge çalışmaları ve 5 milyon TL özsermaye yatırımı ile geliştirilen Octopod, fikir babası Şenol Balo ve EMS Yazılım’ın deneyimli kadrosu tarafından oluşturuldu. Şu an için 32 kişilik bir ekibe sahip olan Octopod, teknoloji dünyasının gündeminde olan ‘no code’ kavramı üzerinde çalışıyor.

Ücretsiz sertifika eğitimleri

Yukarıda da belirttiğimiz üzere toplamda 200’ün üzerinde proje gerçekleştiren Octopod, 60kurumsal şirkete ulaşmayı da başardı. Kurumsal şirketler tamamlanan projelerle birlikte 10 bin kullanıcıyı geçen girişim, ücretsiz sertifika eğitimleri de sunuyor.

Octopod, hazır yazılımların ortalama yüzde 65 oranında verimlilik sağladığını, kendi teknolojilerinin ise kurumların ihtiyacının yüzde 100 oranında karşılayacak şekilde yazılım geliştirebilme sunabildiğini ve geliştirilen yazılımlar mevcut yazılımlarla entegre edilebildiğini iddia ediyor. Bu nedenle küçük büyük farketmeksizin şirketler, isterlerse seçtikleri bazı süreçleri ya da tüm süreçlerini Octopod’a taşıyabiliyor.

Octopod’un sunduğu artılar yazılım geliştirme süreçlerini sadece değiştirmekle kalmıyor aynı zamanda hızlandırıyor. Web tabanlı geliştirme aracı sayesinde herhangi bir tarayıcı üzerinden ve farklı cihazlardan uygulama geliştirmek mümkün olduğu gibi geliştirilmiş tüm uygulamalar hiçbir ek çalışma gerektirmeksizin webiOS ve Android üzerinden çalıştırmak da mümkün.

Silikon Vadisi’ne açılacak

Bugüne kadar herhangi bir yatırım almayan Octopod, lisans satışları üzerine kurulu bir gelir modeline sahip. Geliştiricilere ve iş ortaklarına ücretsiz olarak sunulan Octopod, kullanım aşamasına geçerken kullanıcı sayısı ve proje büyüklüğü ile ölçeklenen Octopod Client lisansı gerektiriyor. 2017-2018 yılında 5 üniversite ve 3 lise ile yaptıkları iş birlikleriyle beraber dönem sonunda 400’ü aşkın öğrencinin Octopoder sertifikası ile mezun olması hedefleniyor.

Romanya, Dubai, Azerbeycan, Hırvatistan, Sırbistan ve Kolombiya’da distribütörlük anlaşmaları olan girişim, uluslararası pazarda Octopod’u bir Türkiye markası olarak duyurmayı ve yükseltmeyi hedefliyor. Son olarak Octopod’un, Hollanda ve İngiltere’de irtibat ofisleri açmayı ve girişimin bir bacağını Silikon Vadisi‘ne taşımayı planladığını da ekleyelim.

Başlarken..

Merhaba
Genel olarak teknoloji ağırlıklı konular ve projelerimizi duyuracağımız, bununla beraber çeşitli konularda da yazılarımın bulunacağı
bloğuma hoş geldiniz .


Kısaca kendimden bahsedecek olursam kod ve tasarım bilgisini bireysel ve kurumsal aldığım eğitimler ile geliştirdim. Günümüz de girişimciye ve bilişime bakış açısının olumlu manada değişmesi, dijitalleşme kavramının anlaşılmaya başlanması sebebiyle yazılımı kendime meslek edindim.

Sektörün içinde uzun yıllar bulunduğum için sağlıkta ki dijitalleşme çok dikkatimi çekti ve bunun üzerine bir kaç çalışma yaptık. Hale hazır da kullanıma hazır bir çok programımız ve projemiz mevcut. Bir çoğu son kullanıcıya hitap eden uygulamalarımızı 2019 yılı içerisinde sıkça duyacaksınız zaten. Ayrıca girişimsel faaliyetlerimiz hem özel hemde STK anlamında devam ediyor.

Tabi tüm bunları 4 kişilik bir ekiple beraber yapıyoruz. Yerimiz Üsküdar da. Dilerim bu başlangıç güzel dostlukların ve projelerin başlamasına sebep olur. Sizleri de aramızda görmekten ve tanışmaktan mutluluk duyarız.

Selametle..


Ali AŞCI

info@aliasci.com

One door closes but another one always opens ..

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by