Category

kişisel

Dua&Niyaz Dergisi

Sevgili gönül dostlarımıza bir hediyemiz olacak. Aileniz ile beraber okuyabileceğiniz zengin konu içeriği ve güçlü yazar kadrosuyla Dua&Niyaz dergimizi düzenli olarak sizlerle buluşturmaya devam ediyoruz.

Nisan ve Mayıs olmak üzere iki sayısı çıkan dergimiz İLKE TV ortaklığı siz değerli dostlarımızın kütüphanelerini süslemeye devam edecek.

Şu günlerde 3. sayımız için yine çalışmalarımız devam etmekte olup yine çok yararlı konuları huzurlarınıza sunacağız. Alanında uzman yazar kadromuz ile Ehli sünnet ışığında dini konuların yanında; sağlık, toplum, çocuk eğitimi gibi kültürel konuları da ele alacağız. Ayrıca dergiyle beraber faydalı Ek’ lerimiz de sizlere hediyemiz olacak.

Neden Dua&Niyaz ;

Dua,her insan için bir sığınaktır.Dua,ihtiyacın anahtarıdır.Allah-u Zülcelal,kullarının kendisine dua etmelerini,ihtiyaçlarını arz etmelerini çok sevmektedir.Onun için bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur.

“Bana dua edin,kabul edeyim.”(Mü’min,60)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Dua,ibadetin iliğidir.”(Tirmizi)

Ebu Hazm şöyle demiştir:”Dua etmekten mahrum kalmam,duamın kabul edilmesinden mahrum kalmamdan daha kötüdür.”

Onun için insan samimi olarak,daima Allah-u Zülcelal’e dau etmeli,ihtiyaçlarını O’na arz etmelidir.


www.duaveniyaz.com sitemize girip abone olabilir ya da direkt çağrı merkezimize ulaşıp temin edebilirsiniz : 02129091987

Selam Ve Dua ile..


DİJİTAL PAZARLAMA

Dijitalleşen dünya, yaşamın pek çok alanıyla birlikte, iş yapış şekillerini ve pazarlama trendlerini de etkiliyor. Bu baş döndürücü değişime ayak uydurmak, en az ürün ve hizmet kalitesi kadar önem taşıyor. Dijital pazarlamayı küçük işletmeler özelin de değerlendirmek gerekirse ;

Küçük işletmeler başladığında, odakları genellikle ilk müşteri grubunun kapıdan nasıl alınacağıdır. Basılı reklamlar ve kupon postaları gibi geleneksel reklam biçimlerine, hatta yolun kenarındaki büyük işaretlere güvenebilirler. İyi bir ürün veya hizmet sunduklarını bildiğinden, müşterilerin kendilerine giden yolu bulmasının sadece zaman meselesi olduğuna güvenebilirler.

Bu strateji bir bir sirkülasyon getirse de, daha iyi ve daha kolay bir yol var. Küçük işletmeler, potansiyel müşteri pazarını çevrimiçi olarak düşünmelidir. Hiçbir küçük işletme, ne kadar yeni olursa olsun, bu geniş pazar yerini göz ardı etmemelidir.

Online Pazarlamanın Yararları

Çevrimiçi olarak bulunan potansiyel müşteri grubu, yerel olarak çekebileceğinizden çok daha büyük bir gruptur. Dijital pazarlamayı kullanarak, hem düşük maliyetli hem de ölçülebilir bir şekilde muazzam bir kitleye ulaşabilirsiniz.

Çevrimiçi pazarlamanın diğer faydaları:

  • Potansiyel müşterilerinizle etkileşimde bulunma ve tam olarak ne aradıklarını öğrenme yeteneği
  • Küresel bir pazara ulaşma yeteneği
  • Geleneksel pazarlama yöntemlerinden daha az parayla tasarruf edebilir ve daha fazla müşteriye ulaşabilirsiniz
  • Kitlenizi tanıyın ve marka sadakati oluşturmanıza yardımcı olabilecek sizi kişisel olarak tanımasına izin verin
  • Pazarlama çabalarınıza verdiğiniz yanıtları hemen takip edebilirsiniz

Dijital Pazarlamayı Erteliyor musunuz

Küçük işletmeler bazen online rekabete girecek zamana veya paraya sahip olmadıklarına inanır. Aynı anda sadece bu kadar çok zorlukla karşılaşabileceklerini düşünüyorlar ve hala genel olarak iş dünyasını öğreniyorlar. Birçoğu işleri yavaş almayı ve zaman geçtikçe işlerinin gelişeceğini varsayarak bir veya iki temel reklam biçimine bağlı kalmayı tercih edebilir.

Hatta en iyi stratejinin müşterilerin ortaya çıkmasını beklemek olduğunu düşünebilirler.

Bu etkili bir yaklaşım değildir. İşletmenizin sadece mevcut olan tarafından müşterileri çekeceğine dair bir garanti yoktur ve olsa bile, işletmenizi kârlı hale getirmek için ihtiyaç duyduğunuz kadar müşteri çekemezsiniz.

Müşterileriniz Artık Online !

Dijital pazarlamadan kaçındıysanız, bunun hazır olmadığını düşündüğünüz için mi?  Süreci başlatmak için biraz zamana ihtiyacınız olduğunu mu düşünüyorsunuz ?

Bu yaklaşımdaki sorun, müşterilerinizin ve potansiyel müşterilerinizin zaten online olmasıdır. Şimdi. Bugün. Sizinki gibi bir işletme arıyor olmaları için iyi bir şans var, ancak sizi kolayca bulamazlarsa, muhtemelen başka birini seçecekler.

Günümüzde insanlar bu şekilde iş yapıyor. Birisi işinize ilgi duyduğunda, ister genel olarak nişinizde olsun, isterse markanızı merak ederse, yapacakları ilk şey çevrimiçi araştırma yapmak ve sizin hakkınızda neler bulabileceklerini görmek.

Sizi orada bir web sitesi ve sosyal medya varlığı ile bulmayı bekliyorlar . Başkalarının şirketiniz hakkında ne söylediğini ve iş yapmak için iyi bir yer olup olmadığını öğrenebilmeleri için incelemeler arıyor olabilirler.

Potansiyel bir müşteri sizi çevrimiçi bulamazsa, işletmenizin meşru görünmediği sonucuna varabilir. Bu olasılıkların birçoğunun işinizi ciddiye almamaya karar vermesi ve hızla başka bir yere yönelmesi için çok iyi bir şans var.

Bu kararı verdikten sonra muhtemelen geri dönmeyecekler.

Rakipleriniz Çevrim içi

İşletmenizin başarılı olabilmesi için rakiplerinizin ne yaptığına dikkat etmeli ve ondan öğrenmelisiniz. Rakiplerinizi sadece dövmeyi planladığınız biri olarak değil, size öğretecek bir şeyleri olan insanlar olarak düşünmelisiniz.

Rakiplerinizin ne yaptığına baktığınızda, neyin işe yarayıp neyin işe yaramadığı hakkında bir fikir edineceksiniz. Büyük olasılıkla, ne tür bir işte olursanız olun, rakipleriniz bir web varlığı oluşturmuşlardır. Ne tür içerik kullanıyorlar? Blog mu yapıyorlar yoksa çok fazla grafik ve video mu kullanıyorlar?

Markalarını nasıl iletiyorlar ve onları benzersiz kılan nedir? İzleyicilerle ne kadar iyi etkileşim kuruyorlar? Daha iyisini yapabileceğini düşünüyor musun? Dijital dünyada yarışmaya katılmazsanız yapamazsınız.

Potansiyel müşterileriniz sizinkine benzer bir işletme aramaya başlarsa ve rakiplerinizin web sitesini bulabilir, ancak sizinkini bulamazsa, işletmeniz de çalışmaz. Sizi bilmiyorlarsa umutlarınız sizi seçemez. Bu senaryoda, rakiplerinizin etkili bir web sitesi veya net bir mesajı olup olmadığına bakılmaksızın önünüzde yarıştı.

Müşterilerinize Ulaşın

Günümüz dijital dünyasında, ortalama bir tüketicinin istediklerini aradığı ilk yer çevrimiçi olduğu açıktır. Aradıkları ürün veya hizmet ne olursa olsun, büyük olasılıkla aramalarını Google ile başlatacaklardır. Hiç çevrimiçi varlığınız yoksa, bulunamazsınız ve rekabet edemezsiniz.

Çevrimiçi bir mevcudiyetiniz varsa ancak rakipleriniz daha kolay bulunur ve önce bulunursa, yine de hiç bulunamayabilirsiniz. Bir web sitesi oluşturmanın yanı sıra, arama motoru optimizasyonunu öğrenmek, yalnızca bir potansiyel müşterinin onları işinize götürebilecek anahtar kelimelerle Google’da bulduğu ilk ad olarak rakiplerinizin önüne geçmenize yardımcı olabilecek bir stratejidir .

Beklentilerinizin hızlı yanıtlar isteyebileceği basit sorular, bulunduğunuz yer, çalışma saatleriniz ve uzmanlığınız gibi çevrimiçi olarak kolayca keşfedilebilir olmalıdır. Web sitenize ve rakiplerinizin web sitelerine yan yana bakarak, potansiyel müşterileriniz saatleri, fiyatları, özel teklifleri ve daha fazlasını karşılaştırabilir.

Bu yüzden rakiplerinizin neler yaptığını bilmeniz zorunludur. Potansiyel müşterileriniz hem sizi hem de rakiplerinizi zaten kontrol ediyor. Sizi zaten birbirinizle karşılaştırıyorlar. Ne buluyorlar?

Müşterilerin Size Gelmesine İzin Verin

Dijital pazarlamayı, ürün ve hizmetlerinizi sunmak için ulaşmaya çalıştığınız kişiler için erişilebilir hale getirmenin bir yolu olarak düşünün. İşletmenizin kapsamı duvarlarınızın çok ötesine ulaşabilir. Sadece yerel potansiyel müşterilere hitap ederek mümkün olandan çok daha geniş bir kitleyi çekebilirsiniz.

Bir web varlığı oluşturarak, işletmeniz kapalıyken bile işletmeye açıktır. Müşterilerinizin gündüz veya gece istediğiniz zaman size gelebileceği bir atmosfer yaratabilirsiniz.

Müşteriler ve potansiyel müşteriler, sorularınızla birlikte e-postalar gönderebilir, alışveriş yapabilir ve envanterinize göz atabilir.

Hedef Kitlenizi Tanıyın

Dijital pazarlama, potansiyel müşterilerinizle etkileşime geçmenizi sağlar. Yavaş yavaş onları ve ne bulmayı umduklarını öğrenebilirsiniz.Sosyal medyada veya bir blogda bir konuşma başlatabilirsiniz. Bir anket yapın veya onları tanımaya çalışın. Yorumlarına veya anketlere verdikleri yanıtlara dikkat edin.

İnsanlarla dijital olarak etkileşime girerek, ne aradıklarını öğrenmeye başlayabilirsiniz. Acıları nerede? Geceleri onları ayakta tutan ne? Onlara hangi çözümleri sunabilirsiniz? Tahmin etmeye çalışmak yerine, dijital pazarlama, müşterilerinizin gerçekte kim olduğunu bulmak için araçlar ve yöntemler sunar.

Bu şekilde müşterilerinizle bir ilişki kurmaya başlarsınız. Bir işten çok daha fazlası olursunuz. Güvenilir bir ortak olursunuz. İnsanların zaten satın aldıkları işletmelerden satın alma olasılığı daha yüksektir.

Birkaç reklam biçimi dijital pazarlama kadar uygun maliyetlidir. Küçük işletmeler genellikle küçük bir bütçeyle mümkün olduğunca çok şey yapmaya çalışırlar. Dijital pazarlamanın birçok biçimi, bütçeniz çok sıkı olsa bile markanızı iletmenize ve geniş bir hedef kitleye ulaşmanıza olanak tanır.

TV, radyo veya doğrudan posta yoluyla reklam yayınlamaya kıyasla, dijital pazarlama maliyeti çok daha azdır ve aynı zamanda çok daha geniş bir kitleye ulaşır. Küçük işletmenizi tanıtmak için dijital pazarlamayı kullanmak, iş başarısı şansınızı artırmanıza yardımcı olacaktır…

Öyle ya, insan çâre olamazdı…

Bilirsiniz Dünya; fazlaca meşakkatle doldurulmuş, İçinde rahatın çok az olduğu, Nefes almak için bazen oksijenin de kâfî gelmediği, Bir imtihan alanından başkaca bir yer değildi… Gözlerini burada açıvermiş her insan kendisini bu kargaşanın içinde bulacaktı.

Öyle ya , burası cennet de değildi. Her gönlümüzün arzu ettiği oluveremezdi. Her bir doğum bana bu içinden çıkılamaz serüvenin nasıl hızla başladığını, Telaşlı telaşlı koşuşturan insanların nasıl bir akibete koştuklarını, Ben oldum demenin Ben geldim demenin Ben sevdim demenin Ve dahi başında ” ben ” olan her hecenin sonunun nasıl kesildiğini göstermek için yeterdi…

İnsan, hayatı yalnızca anlatmakla yaşadım sanıyor .. Dile dökmenin acıyı iliklerinde hissetmekle eşdeğer olduğunu varsayıyor. Tecrübe edilmeyen her halin izâhı’nın da manasının da nakıs olduğunu unutuyor. ,

Öyle ya , insan çâre olamazdı.

Çâre Allah’tı…

Doktor çâre bulamazdı, Çâre Allah’tı… Çâre dünyada aranmazdı,

İsmet ÖZEL

YILMADAN YAP.
FIRSATI KAÇIRACAĞIN İÇİN DEĞİL,ÖNÜNDE YILGINLIK GÖSTERCEĞİN HER KİMSENİN BİR ZORBA VEYA BİR ZORBA ADAYI OLMASI YÜZÜNDEN.
YILMA Kİ SICAKTAN KAVRULANA GÖLGEN , SUDA BOĞULANA ELİN ERİŞSİN.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.
BİLGECE YAP.
YANİ KORUYARAK , YANİ İÇİN TİTREYEREK , YANİ YIKILMASIN DİYE.
TUTKUYLA YAP.
SANA VERİLEN YAŞAMA GÜCÜNÜ KULLAN.
YILMADAN,BİLGECE VE TUTKUYLA.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.

Dijitalde Var Olmak

Erem Şentürk yorumuyla E-ticaret ve E-ihracat… Değişen tüketici davranışları ve alışkanlıkları. Dünyada ki örnekler. Biz neler yapabiliriz.

“Bir kapı kapanırsa, bir başka kapı açılır!

Bu özdeyiş Alexander Graham Bell’e aittir ve şöyle devam eder…

ilk başta kulağa aşırı derecede iyimser görünebilir, fakat birçok bilim insanı ve girişimci, yüzlerine kapanan kapılar sayesinde, hatalarını fark etme ve ilerleme şansına kavuşmuştur. Hem kariyerinde hem de özel yaşamında birçok başarısızlık ve kayıp yaşamış olan Graham Bell, yüzüne kapanan kapıları, yeni yolların keşfedilmesi için fırsat olarak görmüştür.

Graham Bell’in ünlü sözünün orijinali şöyledir:

“Bir kapı kapandığında, başka bir kapı açılır ama biz genellikle kapanan kapıya pişmanlıkla bakakaldığımız için, açılan yeni kapıları göremeyiz.”

Graham Bell’in yaşamında kapanan ve açılan kapılar:

Graham Bell yaşamı boyunca birçok kayıp yaşamıştır. Ağabeyini ve erkek kardeşini tüberküloz yüzünden, iki oğlunu ise daha çocuk yaşta iken kaybetmiştir. Telefonun icadı sırasında defalarca başarısız olmuştur. Bununla birlikte Graham Bell’in yaşamı övgüye değer birçok başarı ile de doludur. İcatlar üzerinde çalışmaya daha cocukluk döneminde başlamıştır. İlk icadı mısır soyma makinesidir. Annesi işitme engelli olan Graham Bell, babası ve dedesi gibi, işitme engellilerin iletişimlerini kolaylaştıracak sistemler üzerine çalışmış, bu alanda önemli geliştirmelere imza atmıştır. Kör, sağır ve dilsiz olmasına rağmen muhteşem işler başaran Hellen Keller’in yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Helen Keller, karanlıktan aydınlığa geçmesini sağlayan kapıyı, Alexander Graham Bell sayesinde bulduğunu söylemiş, ünlü otobiyografisini ona ithaf etmiş ve kitabında sözlerine şöyle başlamıştır: Bir mutluluk kapısı kapandığında, bir başkası açılır ama biz sıklıkla uzun bir süre kapanan kapıya bakakalarız ve bizim için açılmış başka kapıları bu yüzden göremeyiz.”

Belirsizlik korkusu ve kaçan fırsatlar!

Birçok insan değişimden hoşlanmaz ve değişime direnir. Çünkü değişim insanı en çok rahatsız eden belirsizlik durumu ile kolkola ilerler. Ancak belirsiz alanlara girmeden gelişmek ve ilerlemek, mümkün değildir. Belirsizliğin yol açtığı korku, kapanan kapılara odaklanmamıza neden olur. Oysa kapanan bir kapı, bazıları için kayıp ve başarısızlık anlamına gelmekten ziyade, gelişme ve ilerleme için bir fırsat anlamına gelir. Sadece kapanan kapılara aldırmadan yollarına devam edebilenler, Graham Bell’in tavsiyesine uyarak, yeni kapıları görebilirler.

Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüller

Hakikatin maddeye indirgendiği asrımızdan iltica etmiş bir meczub olan Rıza’nın gözüyle kâinatı, belki insanı, belki kendimi seyre dalıyorum 2006 İran yapımı ve yönetmenliğini Ali Vezirian‘ın yaptığı Hüdâ Nezdik Est (Allah Yakındır) filmi ile.

Akîl olmanın anahtarı “ben-ben-ben” iken; heybesi beş on elmadan gelecek olan kuruşlarla hacim kazanmayı bekleyen bir çocuğa elindekileri akıtan, bedeninin alacağı acı bir hazzı ayağının altına alıp Müslüman kardeşinin ruhunun paklığına zarar ilişmesin diye sırtında bir tahta parçasıyla gezen, ‘ben’i unutup önce ‘sana’ , ‘ona’, ‘herkese’ koşan acîb bir aklı na-tamamdır Rıza.

Günlerden bir gün yüreği akar bir Leyla’ya, Mecnun’luğu tadar. Köy okuluyla şehir arasında motoruyla her gün getirip götürürken mahbubunu, bir gergefi dokur gibi muhabbeti dokur kalbine. Meczub iken Mecnun da olur. Gönlünü taşlaştırmış asrîlerimizin başını yere eğdirecek kadar naif olan sîreti, bir faninin en şiddetli ihtiyaçlarını bile çıkarır artık hayatından.

Leyla’nın hüznüyle söze bürünen şiir

Muallim olan mahbubun dilinden dökülen ilk ders ‘âb’dır. Bunu işitip suya koşar Rıza. Sevdiğinin medresesinin çeşmesi ondan bir damla suyu esirger iken göklerden tertemiz bir yağmur gönderilir üzerine. Yine de; kendisine armağanı gönderene bakmak yerine, kendisinden bir damlayı, bir kelamı esirgeyen yârinin daracık sınıfını temaşadan alamaz kendini. Taamı unutur, âb ile yetinir. Hanesini unutur, yârin muhabbetiyle sevinir.

Mahbubun gözü görmez Rıza’nın muhabbetini. Tâ ki; Rıza’nın ağzından dökülen Hafız’ın iki mısrasını duyuncaya dek. Hafız’ın bir başka şiiri de Leyla’nın hüznüyle söze bürünür. Meczubumuzun burada işittirdiği ses; Hafız’ın şiiriyle birlikte, şiirin sahibinin yazanından ziyade onu içselleştiren olduğudur. Sahi, yüreğimize dokunan kaç mısrayı hamurumuza maya etmişizdir?

Mahzun gönüllerin dîlinden dökülen, hüznü libas edinmiş bir lisan olan Farsçanın musikisine kaptırınca seyirci kendini, alt yazıları unutup gözleri kapalı mechulu olduğu sözcüklerin ötesine yürürken bulur ruhunu.

Leyla’nın imtihanı da vardır elbet. Ailesi için kendinden feragati seçmiştir o da. Ve talebelerinden. Ve Rıza’dan…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz

Ve Rıza… Leyla’sının gök mavisi kapısının ardında cennetten çıkacak bir huriyi bekler gibi bekler, günler geceler boyu… Zuhur etmez beklenen. Zahir olan tek şey ‘acı’dır artık onun için. Motorunu da bırakır, hanesini de, kendisini de.

Perişan, sersefil tarike vurulmuşken candan sıyrılmak üzere olan bedeni, validesinin gözyaşları arasında seyyidinin dizi dibine bırakılır. Orada validesini kaybeder. Lakin hakikati bulur. Uyanır. Hakikate açılır gözleri. Derken Leyla’sı da gelir bulur kendisini. Ama artık o, kendisini hiç bırakmayacak, muhabbetiyle kendisini başka hiç kimseye muhtaç bırakmayacak, kimsenin kendisinden koparamayacağı, kendisine her şeyden yakın olan, istediği zaman onunla konuşabileceği ve onsuz yaşayamayacağı hakiki mahbubu bulmak üzere çoktan vazgeçmiştir Leyla’dan. Mevla’yı bulmaya koşar Rıza, Mevla’ya koşar.

Hz Musa’ya gelen emirde ayakkabılarını çıkarmasının emredilmesi ve kutsal mekânda olduğunun hatırlatılması geliyor hatırıma. Rıza, kutsalına davetiye almış bir veli gibi çıkarır ayakkabılarını yani dünyasını yani ki Leylasını ve koşar. Ayakkabıdan vazgeçemediğimizden olsa gerek; kutsalları görmez oldu gözlerimiz. ‘Ben’den geçemedik de aramaktan geçtik ya; ondandır, değil hakikati bulmak, Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz.

Gök mavisi bir kapının ardında sonsuza dek Leyla’yı beklemek de, gözünün bütün takatini ona yöneltmek de çok yüce bir erdem belki ama, mavi göğün ötesindekini beklemek, onunla vuslatı tahayyül etmek, özünün tamamını ona kurban etmek, onu aramak, aramak ve aramak asıl erdem ve asıl hakikat

İnsan ne ile yaşar

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır.

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talepte bulunur. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” der.
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz.

Reis, atı üzerinde olanları yeis ile izlemektedir. Daha evvel kaç defa şahit olduğu hadise yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u defnederler. Reis Pahom’un mezarının başında durur ve hüzünle mırıldanır: “Bir insana işte bu kadar toprak yetiyor!”
Ve bazıları öyle bağlanır ki hayata, bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz.

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by