Category

genel

ALLAH’A GÜVENEN YOLDA KALMAZ!

MAĞRİB’DE BİR şehrin ilim ve faziletçe en meşhur âlimlerinden biri, her gün olduğu gibi, o gün de öğrencilerine ders vermekle meşguldü. Ancak, âlimle acilen görüşmek isteyen bir kişi yüzünden, derse birkaç dakika ara vermek zorunda kaldı.
Gelen kişi, şehrin en zenginlerinden biri değilse bile, hatırı sayılır tüccarları arasındaydı. Adam, âlime:
“Size bir maruzatım var” dedi. “Ben hacca gitmek istiyorum. Bunun için, sene boyu kenarda üçyüz altın biriktirdim. Acaba bu para rahatlıkla gidip gelmem için yeterli olur mu?”
Âlimin cevabı şuydu:
“Bu para rahatlıkla gidip gelmen için yeterli olmayabilir.”
Bunun üzerine, adam:
“Peki öyleyse,” dedi. “Biraz daha biriktirir, seneye giderim.”
Adamın medreseden ayrılmasının üstünden fazla bir zaman geçmeden, bu kez, ayağında çarık, elinde küçük bir bohça ile sade halli bir derviş âlimin ziyaretine geldi.
Fazla durmayacağım” dedi derviş. “Allah nasip ederse, hac için yola düştüm. Diyeceğin, istediğin birşey var mı?”
Âlim:
“Yolun açık olsun. Oralara bizden de selâm götür; dua et bizim için” dedi, sonra da kucaklaşıp vedalaştılar.
Öğrenciler, yarım saat içinde gördükleri bu iki manzara karşısında şaşkına dönmüşlerdi. İçlerinden birisi:
“Hocam” dedi, “Tüccar geldiğinde, ‘Hac için üçyüz altın yetmeyebilir’ dediniz. Bu adamın ise belki bir altını bile yok. Ama ona yolun açık olsun dediniz.”
Âlim şu cevabı verdi:
“Çünkü tüccar, parasına güveniyordu. Üçyüz altının başına ne geleceğini, yetip yetmeyeceğini ben garanti edemem. Ama derviş, ‘Allah nasip ederse’ diyerek yola koyulmuş. İnanıyorum ki, güvendiği Allah onu yolda bırakmayacaktır.

Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüller

Hakikatin maddeye indirgendiği asrımızdan iltica etmiş bir meczub olan Rıza’nın gözüyle kâinatı, belki insanı, belki kendimi seyre dalıyorum 2006 İran yapımı ve yönetmenliğini Ali Vezirian‘ın yaptığı Hüdâ Nezdik Est (Allah Yakındır) filmi ile.

Akîl olmanın anahtarı “ben-ben-ben” iken; heybesi beş on elmadan gelecek olan kuruşlarla hacim kazanmayı bekleyen bir çocuğa elindekileri akıtan, bedeninin alacağı acı bir hazzı ayağının altına alıp Müslüman kardeşinin ruhunun paklığına zarar ilişmesin diye sırtında bir tahta parçasıyla gezen, ‘ben’i unutup önce ‘sana’ , ‘ona’, ‘herkese’ koşan acîb bir aklı na-tamamdır Rıza.

Günlerden bir gün yüreği akar bir Leyla’ya, Mecnun’luğu tadar. Köy okuluyla şehir arasında motoruyla her gün getirip götürürken mahbubunu, bir gergefi dokur gibi muhabbeti dokur kalbine. Meczub iken Mecnun da olur. Gönlünü taşlaştırmış asrîlerimizin başını yere eğdirecek kadar naif olan sîreti, bir faninin en şiddetli ihtiyaçlarını bile çıkarır artık hayatından.

Leyla’nın hüznüyle söze bürünen şiir

Muallim olan mahbubun dilinden dökülen ilk ders ‘âb’dır. Bunu işitip suya koşar Rıza. Sevdiğinin medresesinin çeşmesi ondan bir damla suyu esirger iken göklerden tertemiz bir yağmur gönderilir üzerine. Yine de; kendisine armağanı gönderene bakmak yerine, kendisinden bir damlayı, bir kelamı esirgeyen yârinin daracık sınıfını temaşadan alamaz kendini. Taamı unutur, âb ile yetinir. Hanesini unutur, yârin muhabbetiyle sevinir.

Mahbubun gözü görmez Rıza’nın muhabbetini. Tâ ki; Rıza’nın ağzından dökülen Hafız’ın iki mısrasını duyuncaya dek. Hafız’ın bir başka şiiri de Leyla’nın hüznüyle söze bürünür. Meczubumuzun burada işittirdiği ses; Hafız’ın şiiriyle birlikte, şiirin sahibinin yazanından ziyade onu içselleştiren olduğudur. Sahi, yüreğimize dokunan kaç mısrayı hamurumuza maya etmişizdir?

Mahzun gönüllerin dîlinden dökülen, hüznü libas edinmiş bir lisan olan Farsçanın musikisine kaptırınca seyirci kendini, alt yazıları unutup gözleri kapalı mechulu olduğu sözcüklerin ötesine yürürken bulur ruhunu.

Leyla’nın imtihanı da vardır elbet. Ailesi için kendinden feragati seçmiştir o da. Ve talebelerinden. Ve Rıza’dan…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz

Ve Rıza… Leyla’sının gök mavisi kapısının ardında cennetten çıkacak bir huriyi bekler gibi bekler, günler geceler boyu… Zuhur etmez beklenen. Zahir olan tek şey ‘acı’dır artık onun için. Motorunu da bırakır, hanesini de, kendisini de.

Perişan, sersefil tarike vurulmuşken candan sıyrılmak üzere olan bedeni, validesinin gözyaşları arasında seyyidinin dizi dibine bırakılır. Orada validesini kaybeder. Lakin hakikati bulur. Uyanır. Hakikate açılır gözleri. Derken Leyla’sı da gelir bulur kendisini. Ama artık o, kendisini hiç bırakmayacak, muhabbetiyle kendisini başka hiç kimseye muhtaç bırakmayacak, kimsenin kendisinden koparamayacağı, kendisine her şeyden yakın olan, istediği zaman onunla konuşabileceği ve onsuz yaşayamayacağı hakiki mahbubu bulmak üzere çoktan vazgeçmiştir Leyla’dan. Mevla’yı bulmaya koşar Rıza, Mevla’ya koşar.

Hz Musa’ya gelen emirde ayakkabılarını çıkarmasının emredilmesi ve kutsal mekânda olduğunun hatırlatılması geliyor hatırıma. Rıza, kutsalına davetiye almış bir veli gibi çıkarır ayakkabılarını yani dünyasını yani ki Leylasını ve koşar. Ayakkabıdan vazgeçemediğimizden olsa gerek; kutsalları görmez oldu gözlerimiz. ‘Ben’den geçemedik de aramaktan geçtik ya; ondandır, değil hakikati bulmak, Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz.

Gök mavisi bir kapının ardında sonsuza dek Leyla’yı beklemek de, gözünün bütün takatini ona yöneltmek de çok yüce bir erdem belki ama, mavi göğün ötesindekini beklemek, onunla vuslatı tahayyül etmek, özünün tamamını ona kurban etmek, onu aramak, aramak ve aramak asıl erdem ve asıl hakikat

E-ticaret ve E-ihracat.(Video)

Erem Şentürk yorumuyla E-ticaret ve E-ihracat… Değişen tüketici davranışları ve alışkanlıkları. Dünyada ki örnekler. Biz neler yapabiliriz.

HUZUR

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Ya­rışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirin­den güzel resimler yaparlar…

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar ver­mesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağ­lar… Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hâle sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatır­latacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca şelale­nin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere…

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da uzun değildir:

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

Cennetin çocuğu olmanın bedeli

Mecid Mecidi’nin yazdığı ve yönettiği 1997 yılı İran yapımı olan film, Oscar’a aday gösterilen ilk İran filmi olmasının yanında birçok ödül de kazanmıştır. Mecidi’nin filmlerinin gücü sadeliğinde gizlidir

Cennetin Çocukları; hasretini çektiğimiz olgun insan tavrını henüz 7-8 yaşlarındaki çocukların sergilemesiyle insanı iç muhasebeye zorunlu olarak götüren, kazandıkça kaybettiklerimizi hatırlatan, asıl olanın “sahip olmak” değil “olmak” olduğunu ortaya koyan, “daha iyi olmak ve daha iyi kalmak için mücadele eden” iki kardeş ve bir çift ayakkabının sade hikâyesidir.

Mecid Mecidi’nin yazdığı ve yönettiği 1997 yılı İran yapımı olan film, Oscar’a aday gösterilen ilk İran filmi olmasının yanında birçok ödül de kazanmıştır. Mecidi’nin filmlerinin gücü sadeliğinde gizlidir. Nitekim bir röportajında: “Her zaman gerçekliğin arkasındaki güzelliği, inceliği, insanlığı göstermeye çalışıyorum.” ifadelerini kullanmıştır. Filmlerinde ana karakterlerin çocuk olmasındaki amacının ise her insanın çocukken ne kadar masum olup dünyaya ne kadar da basit baktığını hatırlatmak olduğunu söylüyor Mecidi.

İki kardeş: Ali ve Zehra… Tek odalı bir ev, hasta bir anne, fedakâr bir baba ve henüz bebek olan bir kardeşe sahipler. Büyük bir hazinedir aile olmak, herkese bir sorumluluk yükler. Zor zamanlarda belki biraz daha artar bu sorumluluklar. İşte Ali ve Zehra henüz “bizim için küçük” denilebilecek yaşlarda sorumlulukları artan aile bireyleridir. Ali bir baba gibi kız kardeşinin ayakkabılarını tamire götürür ardından evin eksiklerini almak üzere alışveriş yaparken kardeşi Zehra’nın ayakkabılarını kaybeder. Her tarafa baksa da bir netice alamaz mahcup bir şekilde eve döner. Zehra ise bir anne gibi kardeşini uyutuyordur. Ayakkabılarının kaybolduğunu öğrendiğinde ilk aklına gelen şey bir sonraki gün okula nasıl gideceğidir.

“Küçük bir sır… Onlar için çok büyük bir serüven”

İki kardeş çözüm olarak Ali’nin beyaz bez ayakkabılarını nöbetleşe giymeye karar kılarlar. Buna göre beyaz bez ayakkabılarla sabah Zehra okula gidecek, öğleden sonra ise Ali. Hayır… Anne babalarına söyleyemezler çünkü yeni bir ayakkabı alacak parayı bırakın kira ve manav borçlarını ödeyecek paraları yoktur. Bu iyi bir çözüm gibi gözükse de Ali için okula yetişmek sıkıntılı olur. İki kardeş birbirlerini zor durumda bırakmamak için sürekli koşarlar. Bazen ufak tefek problemler çıksa da kimseye hissettirmeden çözerler. Aynı zamanda başarılı bir öğrenci olan Ali, her ne kadar Zehra’nın pembe fiyonklu ayakkabılarını geri getiremese de hocası tarafından kendisine verilen hediyeyi dahi mahcubiyetinden kardeşine hediye eder. Ali’nin bu mahcubiyeti film boyunca peşimizi bırakmaz. Bu filmde çocuklar ideali temsil ediyordur, fıtraten en bozulmamış, en saf hali. Öyle ki Zehra, en çok özlediği pembe fiyonklu ayakkabılarını okulda tanımadığı bir başka kızın ayağında gördüğünde dahi onu suçlamaz ve tepki vermez. Ali ise ihtiyacı olduğu halde, matem günü caminin kapısındaki ayakkabıları düzeltirken, siyah ayakkabılar arasında parlayan yeni beyaz spor ayakkabılarını almayı dahi düşünmez. Şehrin “yukarı” kısmına gidip para kazanmak fikrinde olan babası Kerim’in çok para kazanıp yeni şeyler alma hayaline Ali’nin tek bir cevabı olacaktır: “Zehra için bir çift ayakkabı da almak”

“Söz veriyorum; kazanacağım hocam”

Ali, il çapında okullar arası kısa mesafe koşusu düzenleneceği haberini duyduğu an ayakkabılarına çevirir gözlerini ve o an çok istese de sessizce vazgeçer, listeye adını yazdırmaz. Herkes bahçede antrenman yaparken o imrenen gözlerle camdan izlemekle yetinir. Ne zaman ki yarışmanın ödüllerini öğrenir o zaman pişmanlıkla hocasının kapısını çalar. Zira başvuru tarihleri geçmiştir. Tüm masumiyetiyle ve gözyaşlarıyla yarışmayı kazanma sözleri verir. Hayat şartları adeta Ali’yi bu yarışma için hazırlamıştır. Öyle ki Ali’nin, her gün okula yetişebilmek için koşması sebebiyle antrenmana dahi ihtiyacı yoktur. Bunun farkına varan hocası “tabii ki” Ali’yi geri çevirmeyecektir.

Peki, Ali’nin kararını değiştiren ödül nedir? Yarışmayı kazanan üçüncü kişiye verilecek olan bir çift spor ayakkabısı… Böylece spor ayakkabılarını satıp Zehra’ya yeni bir ayakkabı alabilecektir. Kim bilir belki yine pembe fiyonklu bir ayakkabı. Yarış günü gelir, izleyici belki de başrolün ilk defa birinci olmasını değil de üçüncü olmasını ister. Üçüncü olabilmek için Ali’yle beraber koşarsınız öyle ki nefes alışverişiniz dahi oturduğunuz yerde hızlanır, hırslanırsınız.

“Üçüncü oldum mu?”

5 kilometre koştuktan sonra kendini istemsizce yere atan Ali’nin ilk sorusu üçüncü oldum mu olur. Fakat Ali yarışmanın şampiyonu olmuştur. Şimdi şampiyon ağlıyor, şampiyon mahcup, şampiyon yüzünü dahi yerden kaldıramıyordur çünkü biliyordur ki birinci olmak değil, kardeşine bir çift fiyonklu pembe ayakkabı almak onu gerçek manada şampiyon yapabilirdi ve bunun dışında ki hiçbir şeyin gözünde bir değeri yoktu. Neyse ki yönetmen seyirciyi mahrum bırakmaz ve babaları Kerim’in işlerinin yoluna girdiğini, söz verdiği gibi Ali’ye yeni bir çift beyaz bez ayakkabı ve Zehra’ya da yeni bir çift pembe fiyonklu ayakkabı satın aldığı mesajını izleyiciye ulaştırır. Artık seyirci, bir sonraki gün Zehra’nın okula nasıl gideceğini düşünmeyecektir. Olanlardan habersiz bir şekilde eve dönen Ali, Zehra’nın karşısında tek kelime edemez. Umutla bekleyen Zehra ise durumu anlar ve hiçbir şey söylemez. Görünüşe göre her şey daha da kötü olmuştur artık beraber kullandıkları bez ayakkabılar da kullanılamaz hale gelmiştir. Ali, usulca havuzun kenarına oturur. Su toplayan, yara bere içindeki ayaklarını havuza indirir. Her zamanki gibi mahcubiyetini gizleyemez, gizlemez. Film de umudu temsil eden turuncu balıklar şampiyonun yaralarını öperek iyileştirirken gelecek güzel günlerin haberini vermişlerdir bile.

Bir abi, bir kardeş nasıl olması gerekiyorsa öyledir bu filmde. İdeal karakterlerin çocuk olması ise filmin en önemli ayrıntılarından biridir. Bu insanın yaşlandıkça fıtratından uzaklaşmasını, kaybedilen masumiyeti ve saflığı temsil eder.

Tükettikçe tükeniyoruz

Çoğu kimseye göre, “küçük” çocuklardı bunlar. Belki de zamanından önce büyüyen çocuklar. Hâlbuki yaşının çocuklarıydı onlar; hayatın gerçeklerinden haberi olan, sızlanmayan ve en önemlisi çözüm yolları arayan. Yaşadığımız çağda her konuda olduğu gibi bu konuda da idealler unutuldu. Bugün imkânları sınırsız, eğitimi daha “kâmil”, sonsuz özgüven içerisinde yetişen nesillerimize bakmanın vakti geldi de geçiyor bile. Şimdi düşününce Ali ve Zehra için bir ayakkabı gerçekten “eksiklik” miydi veya bizim imkânlarımız sınırsız ve “kâmil” olduğu için mi böyleydik? Ben cevabını bulamadım. Ama kaçırılan bir nokta olduğu şüphesiz: Tükettikçe tükeniyoruz.

Bu yüzdendir 1997 yılı yapımı olan bu filmi hayranlıkla tekrar ve tekrar izleyebiliyor olmamız. Bize olması gerekeni hatırlatır ve içten içe imreniriz cennetin çocuklarına. Kim bilir belki bir gün yeniden kuşanabilirsek sevgiyi, merhameti ve cömertliği umulur ki cennetin çocuklarından biri oluruz. Kim bilir belki bir gün…

Dünya bizim / Büşra Saygın

Âlem içre âlem: Horton Kimi Duyuyor?

“Belki küçük değillerdir, belki biz büyüğüzdür. Düşünsene ya ta uzaklarda birileri varsa ve şu an bizim dünyamıza bakıyorlarsa… Biz de onlara göre bir toz tanesiysek…” 

Amerikalı yazar Dr.Seuss’un “Horton Hears A Who?” adlı kitabından esinlenilerek aynı adla ve animasyon tekniğiyle beyaz perdeye aktarılan “Horton Kimi Duyuyor?”  filmi; animasyon, macera, komedi ve aile türlerini kendinde toplayan 2008 yapımı önemli felsefi mesajlar içeren bir film. Başlıca seslendirmelerini; Jim Carrey ve Steve Carell’ın yaptığı filmin, yapımcılığını Türkiye’de “Buz Devri” adıyla meşhur olan animasyon filminin de yapımcısı olan Blue Sky Stüdyo üstlenmiş.

Bir yaprak tanesinden düşen su damlasının dalından kopardığı kozalağın yolculuğu ile başlar tüm hikâye. Kozalağın yolculuğu boyunca, biz filmin gerek çekim açısı gerekse müziğinin ritminden şunu anlarız ki bir nesne bulunduğu yere göre bazen yıkıcı etkiler meydana getirebilir; bir dev iken bazen hafif bir rüzgâr esintisi, belki de bir sinek ısırığı gibi bulunduğu mekâna göre cüce kalabilir.

Nitekim kimine göre dev kimine göre cüce olan bu kozalak dalından kopup yuvarlanırken yıllardır bir çiçeğin üstünde güvenli bir şekilde ikamet eden toz tanesini, ormanın derinliklerine savurur ve takvimler 15 Mayıs’ı gösteriyordur. Henüz hiçbir şeyden haberi olmayan sevimli filimiz Horton, her zamanki gibi orman nimetlerinin tadını çıkarırken bu toz tanesinden belli belirsiz bir çığlık duyar. Şüphe etmesi üzerine tam toz tanesine yönelmişken Nool Ormanı’nın sakinlerinden olan Horton’un arkadaşları, filme girerek toz tanesinin üzerinde yaşayan Kimler’le Horton’un tanışmasını ertelerler.

Bir hikmet arayışı başlar

Horton’un, arkadaşlarından oluşan bu gruba “Günaydın Sınıf” diye hitap etmesi ve devamında onlara orman hakkında bilgiler vermesi; seyirciye hoca-talebe ilişkisini ulaştırır ve sanki hikmet araştırmasının başlangıcını ifade eder. Ve bu sırada bir kez daha duyar toz tanesinden gelen belli belirsiz hezeyânı. Ya bu küçük toz tanesinin üzerinde yardım isteyen küçük bir insan, belki çocukları yeni büyümeye başlamış olan bir aile yaşıyorsa? İşte bu fikir, Horton’u harekete geçirir ve uzun uğraşlar sonucu toz tanesini bir çiçeğin üzerinde güvenceye alır.

“Belki küçük değillerdir, belki biz büyüğüzdür. Düşünsene ya ta uzaklarda birileri varsa ve şu an bizim dünyamıza bakıyorlarsa… Biz de onlara göre bir toz tanesiysek.”

Her şeyin bu kadar rayında gitmesi gariptir ki aksilikler gecikmez. “Her şeyi sizden daha iyi ben bilirim” diyen tiplerden olan, bütün kuralları koyan ve uyulmasında zorlayan kendisini ormanın sorumlusu ilan etmiş olan kanguru: “Eğer bir şeyi duyamıyor, göremiyor ve hissedemiyorsan öyle bir şey yoktur.” düşüncesiyle filme dâhil olur. Horton, küçük toz tanesi hakkında araştırmasına başlamak üzeredir ki kanguru karşısında belirir ve her zamanki küçümseyiciliğiyle Horton’un anlattıklarının saçmalığını ve bu saçmalıklardan hiç kimseye, özellikle de çocuklara bahsetmemesi gerektiği konusunda onu tehdit eder, zirâ bulundukları toplumun üyesi olarak kalabilmek için bu toplumun standartlarına uymak şarttır ve Nool Ormanı bu tür şeylere müsâmaha göstermiyordur. Horton koca burnunun varlığından emin olduğu kadar bu küçük toz tanesinden bir ses duyduğuna emindir ve bu işin peşini bırakmaya hiç niyetli değildir. Neticede Horton’un  “merhaba” nidaları bu toz tanesinin içerisinde bulunan Kimler Şehri’nin semalarında yankılanır. Kimler Şehri’nde yaşayan Kimler, güvenli ve mutlu bir şekilde sadece güzel şeylerden haberdardırlar. McDodd ise bu şehrin belediye başkanıdır. Haksever ve dürüst bir kişidir. Halkın aksine başkan, şehirde bir tuhaflık olduğunu ve bunu çözmesi gereken kişinin kendisi olduğunun farkındadır.

“Senin bütün dünyan benim dünyamdaki bir çiçeğin üstünde”

Horton ve başkan mucizevi bir şekilde iletişime geçerler. Durumun vehâmetini anlayan Kimler Şehri’nin başkanı, Horton’dan dünyalarını güvenli bir yere taşıması için yardım ister. Ve bu andan itibaren Horton kahraman bir savaşçıya dönüşür. Toz tanesi için ormanda güvenli bir yer arar. Yıllardır yaşadığı Nool ormanına gözlüğünü değiştirerek bir toz tanesi üzerinden baktığında daha önce dikkatini çekmeyen türlü tehlikelerle karşılaşır. Uzun düşünceler sonucu “güneşin azametli şekilde yerden yükseldiği Nool Dağı’nın tepesinde bulunan huzurlu ve sessiz mağarayı, Kimler Şehri için en güvenli yer olarak seçer. Böylelikle uzun ve meşakkatli bir yolculuğun başlamasıyla beraber kanguru ile mücadele de başlar. Kangurunun yapabileceklerinin sınırı yoktur ve Kötü Vlad ile toz tanesini yok etmek üzere anlaşır. Bunun haberini alan Horton, Başkan’ı uyarır. Başkan ise önlem alabilmek için halkı ile konuşmaya artık kararlıdır. Uzun uğraşlar neticesinde Kimler görmedikleri ama sesini duyabildikleri Horton’un varlığına inanmıştır ve onu bir kahraman olarak görüp ona müteşekkir olurlar.

“İnsan insandır, ne kadar küçük olursa olsun”

Kötü Vlad ile amacına ulaşamayan kanguru B planına geçer ve sosyal düzenin tehdit altında olduğunu, tehdidin öncüsünün ise Horton olduğunu söyleyerek Nool Ormanı sakinlerini Horton’a karşı harekete geçirir. Tüm orman sakinleri, toz tanesini yok etmeye kararlı bir biçimde Horton’u yolundan alıkoyarlar. Kanguruya göre Horton’un tek kurtuluş çaresi vardır: Toz tanesinde hiç kimsenin yaşamadığını, haksız olduğunu herkesin önünde söylemek ve kabullenmek. Sözünden dönmemeyi kendisine prensip edinmiş olan Horton bağlanmayı, kafeslenmeyi göze alır, zirâ filler %100 güvenilirdirler. Sözünün eri; cesur fil Horton, herkesin önünde bir kez daha ilan eder: “Bu toz tanesinde insanlar var. Onları görüp duyamasanız da insan insandır, ne kadar küçük olursa olsun.” Bu sözler kısa süreli tesir uyandırsa da Horton’u kurtarmaya yetmez. Şimdi, Kimler Şehri’nin harekete geçme vakti gelmiştir. Bütün Kimler Şehri sakinleri bir curcuna başlatır. Buradayız nidaları, davullar, flütler, çaydanlıklar ne buldularsa çalarak varlıklarını ispatlamaya koyulurlar. Ve son bir haykırışla seslerini Nool Ormanı sakinlerine ulaştırmayı başararak hem kendi dünyalarını hem de Horton’u kurtarmış olurlar. İnandığı değerlerden vazgeçmeyip ruhunu satmayan güvenilir fil Horton, herkesin nezdinde savaşçı bir şâire dönüşür. Artık Horton, Kimler, Nool Ormanı sakinleri hatta kanguru için mutlu son vakti gelmiştir. Hep beraber Kimler Şehri’nin güvenliği için toz tanesini, Nool Dağı’nın tepesine ulaştırmak üzere yolculuklarına devam ederler.

Son sahnede kamera ormandan uzaklaşır ve uzaklaşır. Seyircilere Nool Ormanı’nın da âlemde bir toz tanesinden farksız bir şekilde yer kapladığI ulaştırılır ve ders niteliğinde yine aynı cümleyle bizlere şöyle seslenilir: “İnsan insandır ne kadar küçük olursa olsun.”

İnsanın, duyu organlarının yetersizliği sebebiyle toptancı bir yaklaşımla kendi duyu süzgecinden geç(e)meyen şeylerin yokluğuna hükmetmesinin, yanlış ve bencilce olduğu biz seyircilere net bir şekilde ulaştırılır. Böylelikle ülkemizde de yaygın bir algı olan “Animasyon filmleri çocuklar içindir” ezberi “Horton Kimi Duyuyor?” filmi ile bir kez daha bozulur. Zirâ çocukları eğlendirebileceği kadar yetişkinler için de önemli felsefî mesajlara sahip bir film olduğunu tecrübe edebiliriz. Tavsiye bizden, teveccüh sizden.

Son söz niyetine “Eksik bakarsan tamlığı göremezsin”.

E-Ticaret’te Pazaryeri

E-Ticaret’te Pazaryeri çözümü, e-Ticaret sitesi açmak için gerekli yatırım maliyetlerini yapmak istemeyen ve büyük kitlelere ulaşmak isteyen satıcıların e-Ticarete girmesini kolaylaştıran son yılların en çok ilgi çeken iş modelidir. Türkiye’de e-Ticaret sektörü geliştikçe, yeni ve farklı iş çözümleri ortaya çıkıyor. Yatay satış yapan e-Ticaret siteleri, dikey satış yapan e-Ticaret siteleri derken, son dönemin gözdesi Marketplace, yani Pazaryeri çözümü oldu.

Pazaryeri (Marketplace) Çözümü Nedir?

Pazaryeri, firmaların kendi mağazalarını kiraladığı ve ürünlerini ya da hizmetlerini tüketicilere sundukları sanal bir alışveriş platformudur. Satıcı, ürünleri fotoğrafları ve özellikleriyle ekler, ürün bazında fiyatları belirler ve bu ürünleri müşterilerin beğenisine sunar. Tüketiciler de bilgisayarlarının başından kalkmadan farklı kategorideki ürünleri kıyaslayarak, uygun fiyat avantajları ile satın alır.

Pazaryeri Çözümünün Avantajları Nelerdir?

Pazaryerleri sahip oldukları marka bilinirliği, sundukları güvenli alışveriş ortamı ve sağladıkları ödeme garantisi sayesinde tüketici ve satıcı gözünde güvenilir ve tercih edilir hale geliyor. Aynı zamanda, satıcılar için mesafe sınırlarını ortadan kaldırarak, daha büyük kitlelere erişim imkânı sağlıyor. Tüketicilerin de güvenli ortamda, pek çok tedarikçinin ürünlerini karşılaştırarak satın alma imkânı sunuyor.

Satıcılar, Pazaryeri’nde mağaza açarak, hem daha fazla müşteriye ulaşıyor, hem de web sitesi kurmak ve bakımını sürdürmek için gerekli altyapı ve operasyon maliyetleri ödemek durumunda kalmıyor. Kendi E-Ticaret sitesine sahip satıcılar bile bazen daha fazla müşteriye ulaşabilmek için Pazaryeri projelerinde yer alabiliyor.

Günümüzde tüketiciler bilmedikleri e-Ticaret sitelerinde kredi kartı bilgilerini paylaşmayı pek tercih etmiyorlar. Pazaryeri sitelerinin müşterilere keyifli bir alışveriş deneyimi sunması, marka bilinirliği ve sağladıkları güvenli ödeme sistemleri müşterilerin kart bilgilerini de çekinmeden paylaşmasına yardımcı oluyor. Üstelik tüketiciler kampanyalardan yararlanıyor, ücretsiz kargo fırsatı ile alışverişini daha uygun fiyatlı şekilde tamamlıyor. Müşteriler ürün değişikliği veya iadesi gibi durumlarda doğrudan Pazaryeri Müşteri Hizmetleri ile iletişime geçiyor. Ürünün kusurlu çıkması gibi durumlarda Pazaryerlerinin sunduğu garanti ile parasını hemen iade alabiliyor.

Türkiye’deki mevcut uygulamalara bakıldığında, en büyüklerden olan Hepsiburada’yı duymayan yoktur. Türkiye’nin en büyük e-ticaret şirketi  Hepsiburada, aynı zamanda sunduğu Pazaryeri iş modeli ile online alışverişi geliştirmekte ve hizmet anlayışıyla fark yaratıyor. Hepsiburada’da şu anda 2 binin üzerinde kayıtlı mağaza bulunuyor. Aylık ziyaret sayısı Türkiye’nin en büyük alışveriş merkezinin 10 katından fazla, satıştaki tekil ürün sayısı 1.5 milyon adetlere ulaşıyor.

Yapay zekâ ve robotlar yeni sağlık sektörünü nasıl şekillendirecek

Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgesinde yer alan 12 ülkeden 11.000’i aşkın katılımcı ile hazırlanan Hangi doktor? Neden yapay zekâ ve robotbilim yeni sağlık sektörünü şekillendirecek? başlıklı araştırma tüketicilerin sağlık sektöründe yapay zeka ve robotlara ne kadar hazır olduğunu inceliyor. 

Araştırmanın sonuçlarında aşağıdaki bulgular ön plana çıkıyor:

  • Yapay zekâ ve robot kullanma isteği giderek artıyor, bu artışta temel etken sağlık hizmetlerinden daha kolay faydalanma.
  • Teşhis ve tedavinin hızı ve doğruluğu da, yapay zekâ ve robotbilime olan istekliliği artıran önemli bir faktör.
  • Daha fazla kullanım ve kabullenme için teknolojiye güven kritik önem taşıyor; ancak ‘insan ilişkileri’ sağlık sektörü deneyiminin kilit bileşeni olmaya devam ediyor.


Yapay zekânın geniş çapta kullanımı hastalar için maliyet tasarrufu sağlayabilir ve sağlık hizmetlerine yönelik etkinliği ve erişilebilirliği arttırabilir.

‘Sherlock sağlık sektörünü araştırıyor: Yapay zekâ Avrupa’daki sağlık hizmetleri harcamalarını azaltırken kalite ve verimliliği nasıl arttırabilir’ adlı rapor için Avrupa ülkelerindeki halka açık veriler incelenmiş ve yapay zekâ alanında aktif olan Avusturya, Almanya ve Hollanda’dan hastaneler, klinikler, ödeme kuruluşları ve teknoloji şirketleriyle görüşmeler yapılmıştır. Analizlerde, yapay zekâ uygulamasının analiz edilen üç hastalık için sağlık harcamalarındaki tahmini tasarruf miktarı ile bu hastalıkları önleme, teşhis ve tedavi açısından ne kadar etkili olduğu dikkate alınıyor.

Çocukluk çağı obezitesinin engellenmesi

Yapay zekâ kullanımı önümüzdeki on yılda 90 milyar avronun üzerinde tasarruf sağlayabilir. Bu tasarruf tahminine, daha düşük sağlık harcamaları nedeniyle ortaya çıkan faydaların yanı sıra, hastalık izinleri ve düşük verimin yol açtığı kayıplardaki düşüş de dâhil edilmiştir. Yapay zekâ, ayrıca, obeziteyi önlemek için kişinin kendi kendine takibinde verimliliğin artmasına da yardımcı olabilir.

Demans teşhisi

Yapay zekâ kullanımı, temel bakım seviyesindeki demans teşhisi oranını büyük ölçüde artırmasıyla önümüzdeki 10 yılda sağlık harcamalarında 8 milyar avroya kadar tasarruf sağlayabilir. Yapay zekâ hiçbir zaman net bir teşhis konulamayan demans hastalarına hizmet ederek, %90’a kadar doğruluk oranıyla teşhise yardımcı olabilir.

Meme kanseri teşhisi ve tedavisi

Yapay zekânın meme kanseri teşhis ve tedavisinde kullanımı en çok erken tanı ve tedaviye karar vermede yardımcı olacak. Geniş ölçekte kullanılırsa, önümüzdeki on yılda 74 milyar avroya kadar tasarruf sağlanmasına yardımcı olabileceği tahmin ediliyor.


Startup Girişimciliği Nedir?

Startup Nedir ?

Startup 2008 yılında ülkemizde meydana gelen krizden sonra gündeme gelmiştir. Kelime olarak bir şeyi harekete geçirmek için yapılan iş ve süreç anlamına gelir. Türkiye’de yaygın olan bu yöntem dünyanın dört bir köşesine hızla yayıldı. Sektörde startup olmak şirketin yaşına, büyüklüğüne, cirosuna, kar ve istikrarına bağlı olarak gerçekleşir.

Startupların büyüme yeteneği vardır. Bir şirketin yeteri kadar büyümesi için insanların ihtiyaç duyduğu şeyleri çokça üretmesi, ürettiği şeyleri insanlara en kısa yoldan ulaştırabilmesi gerekir. İş dünyasında hızlı ve doğru kararlar alabilmek startup bünyesini geliştirir. Startup hızlı büyümek için tasarlanmış bir modeldir. Teknolojiyi doğru ve yerinde kullanma imkanı sunar. Geniş kitlelere hitap etmeyi amaçlar. İhtiyaçların yerinde ve zamanında karşılanmasını esas alır. Büyümeyi engelleyen tüm unsurların önceden belirlenip engellerin ortadan kaldırılmasını savunur.

Startup yerel olmaktan çok global olmayı hedefler. Fikirlerimizi daha iyi anlaşılır kılmak için fikir almadan önce karşımızdakine alacağımız cevaplara bizi ulaştıracak sorular sorarız. Ben nerede yanlış yaptım sorusuna takılmadan yapılan yanlışlar yüzeysel olarak değerlendirilip kendimize yüklenmeden doğruyu bulmayı gerektirir.

Startup anlayışına göre bilgi potansiyel bir güçtür. Kişisel gücümüz bilgilerimizi harekete geçirme yeteneğimizle ilgilidir. Kişisel gücünüzü ve bilginizi ortaya koymaktan çekinmeyin. Doğru bir iş modelini iyi bir ekip kurarak pazar ve müşteri analizini yaparak elde edebilirsiniz. Hangi bölgede hangi sektörün başarılı olacağını iyi belirlemeniz gerekir. İşinizde başarı elde etmek için sağlam bir ekip kurmanız gerekir. İşini iyi bilen profesyonel çalışan kişileri tercih etmelisiniz.

Startup kişinin elindeki gücü doğru yerde doğru biçimde kullanmasını öngörür. Bir iş yapıyorsanız yaptığınız işin tüm erguvanlarını kontrol altına almalısınız. Krizlerde ve acil durumlarda hızlı ve doğru kararlar alabilmelisiniz. Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanmalısınız. Ürünü doğru biçimde ifade etmelisiniz. İnsanların sizi tercih etmesi için haklı sebepleri olmalıdır. Startup ile insanların sizi seçmesini anlamlı kılacak bir düşünce yapısına sahip olabilirsiniz. Hizmet kaliteniz ne kadar iyi olursa olsun eğer kendinizi iyi bir şekilde ifade edemezseniz yaptığınız kaliteli işin bir anlamı kalmaz.

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by