Category

genel

Dua&Niyaz Dergisi

Sevgili gönül dostlarımıza bir hediyemiz olacak. Aileniz ile beraber okuyabileceğiniz zengin konu içeriği ve güçlü yazar kadrosuyla Dua&Niyaz dergimizi düzenli olarak sizlerle buluşturmaya devam ediyoruz.

Nisan ve Mayıs olmak üzere iki sayısı çıkan dergimiz İLKE TV ortaklığı siz değerli dostlarımızın kütüphanelerini süslemeye devam edecek.

Şu günlerde 3. sayımız için yine çalışmalarımız devam etmekte olup yine çok yararlı konuları huzurlarınıza sunacağız. Alanında uzman yazar kadromuz ile Ehli sünnet ışığında dini konuların yanında; sağlık, toplum, çocuk eğitimi gibi kültürel konuları da ele alacağız. Ayrıca dergiyle beraber faydalı Ek’ lerimiz de sizlere hediyemiz olacak.

Neden Dua&Niyaz ;

Dua,her insan için bir sığınaktır.Dua,ihtiyacın anahtarıdır.Allah-u Zülcelal,kullarının kendisine dua etmelerini,ihtiyaçlarını arz etmelerini çok sevmektedir.Onun için bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur.

“Bana dua edin,kabul edeyim.”(Mü’min,60)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Dua,ibadetin iliğidir.”(Tirmizi)

Ebu Hazm şöyle demiştir:”Dua etmekten mahrum kalmam,duamın kabul edilmesinden mahrum kalmamdan daha kötüdür.”

Onun için insan samimi olarak,daima Allah-u Zülcelal’e dau etmeli,ihtiyaçlarını O’na arz etmelidir.


www.duaveniyaz.com sitemize girip abone olabilir ya da direkt çağrı merkezimize ulaşıp temin edebilirsiniz : 02129091987

Selam Ve Dua ile..


DİJİTAL PAZARLAMA

Dijitalleşen dünya, yaşamın pek çok alanıyla birlikte, iş yapış şekillerini ve pazarlama trendlerini de etkiliyor. Bu baş döndürücü değişime ayak uydurmak, en az ürün ve hizmet kalitesi kadar önem taşıyor. Dijital pazarlamayı küçük işletmeler özelin de değerlendirmek gerekirse ;

Küçük işletmeler başladığında, odakları genellikle ilk müşteri grubunun kapıdan nasıl alınacağıdır. Basılı reklamlar ve kupon postaları gibi geleneksel reklam biçimlerine, hatta yolun kenarındaki büyük işaretlere güvenebilirler. İyi bir ürün veya hizmet sunduklarını bildiğinden, müşterilerin kendilerine giden yolu bulmasının sadece zaman meselesi olduğuna güvenebilirler.

Bu strateji bir bir sirkülasyon getirse de, daha iyi ve daha kolay bir yol var. Küçük işletmeler, potansiyel müşteri pazarını çevrimiçi olarak düşünmelidir. Hiçbir küçük işletme, ne kadar yeni olursa olsun, bu geniş pazar yerini göz ardı etmemelidir.

Online Pazarlamanın Yararları

Çevrimiçi olarak bulunan potansiyel müşteri grubu, yerel olarak çekebileceğinizden çok daha büyük bir gruptur. Dijital pazarlamayı kullanarak, hem düşük maliyetli hem de ölçülebilir bir şekilde muazzam bir kitleye ulaşabilirsiniz.

Çevrimiçi pazarlamanın diğer faydaları:

  • Potansiyel müşterilerinizle etkileşimde bulunma ve tam olarak ne aradıklarını öğrenme yeteneği
  • Küresel bir pazara ulaşma yeteneği
  • Geleneksel pazarlama yöntemlerinden daha az parayla tasarruf edebilir ve daha fazla müşteriye ulaşabilirsiniz
  • Kitlenizi tanıyın ve marka sadakati oluşturmanıza yardımcı olabilecek sizi kişisel olarak tanımasına izin verin
  • Pazarlama çabalarınıza verdiğiniz yanıtları hemen takip edebilirsiniz

Dijital Pazarlamayı Erteliyor musunuz

Küçük işletmeler bazen online rekabete girecek zamana veya paraya sahip olmadıklarına inanır. Aynı anda sadece bu kadar çok zorlukla karşılaşabileceklerini düşünüyorlar ve hala genel olarak iş dünyasını öğreniyorlar. Birçoğu işleri yavaş almayı ve zaman geçtikçe işlerinin gelişeceğini varsayarak bir veya iki temel reklam biçimine bağlı kalmayı tercih edebilir.

Hatta en iyi stratejinin müşterilerin ortaya çıkmasını beklemek olduğunu düşünebilirler.

Bu etkili bir yaklaşım değildir. İşletmenizin sadece mevcut olan tarafından müşterileri çekeceğine dair bir garanti yoktur ve olsa bile, işletmenizi kârlı hale getirmek için ihtiyaç duyduğunuz kadar müşteri çekemezsiniz.

Müşterileriniz Artık Online !

Dijital pazarlamadan kaçındıysanız, bunun hazır olmadığını düşündüğünüz için mi?  Süreci başlatmak için biraz zamana ihtiyacınız olduğunu mu düşünüyorsunuz ?

Bu yaklaşımdaki sorun, müşterilerinizin ve potansiyel müşterilerinizin zaten online olmasıdır. Şimdi. Bugün. Sizinki gibi bir işletme arıyor olmaları için iyi bir şans var, ancak sizi kolayca bulamazlarsa, muhtemelen başka birini seçecekler.

Günümüzde insanlar bu şekilde iş yapıyor. Birisi işinize ilgi duyduğunda, ister genel olarak nişinizde olsun, isterse markanızı merak ederse, yapacakları ilk şey çevrimiçi araştırma yapmak ve sizin hakkınızda neler bulabileceklerini görmek.

Sizi orada bir web sitesi ve sosyal medya varlığı ile bulmayı bekliyorlar . Başkalarının şirketiniz hakkında ne söylediğini ve iş yapmak için iyi bir yer olup olmadığını öğrenebilmeleri için incelemeler arıyor olabilirler.

Potansiyel bir müşteri sizi çevrimiçi bulamazsa, işletmenizin meşru görünmediği sonucuna varabilir. Bu olasılıkların birçoğunun işinizi ciddiye almamaya karar vermesi ve hızla başka bir yere yönelmesi için çok iyi bir şans var.

Bu kararı verdikten sonra muhtemelen geri dönmeyecekler.

Rakipleriniz Çevrim içi

İşletmenizin başarılı olabilmesi için rakiplerinizin ne yaptığına dikkat etmeli ve ondan öğrenmelisiniz. Rakiplerinizi sadece dövmeyi planladığınız biri olarak değil, size öğretecek bir şeyleri olan insanlar olarak düşünmelisiniz.

Rakiplerinizin ne yaptığına baktığınızda, neyin işe yarayıp neyin işe yaramadığı hakkında bir fikir edineceksiniz. Büyük olasılıkla, ne tür bir işte olursanız olun, rakipleriniz bir web varlığı oluşturmuşlardır. Ne tür içerik kullanıyorlar? Blog mu yapıyorlar yoksa çok fazla grafik ve video mu kullanıyorlar?

Markalarını nasıl iletiyorlar ve onları benzersiz kılan nedir? İzleyicilerle ne kadar iyi etkileşim kuruyorlar? Daha iyisini yapabileceğini düşünüyor musun? Dijital dünyada yarışmaya katılmazsanız yapamazsınız.

Potansiyel müşterileriniz sizinkine benzer bir işletme aramaya başlarsa ve rakiplerinizin web sitesini bulabilir, ancak sizinkini bulamazsa, işletmeniz de çalışmaz. Sizi bilmiyorlarsa umutlarınız sizi seçemez. Bu senaryoda, rakiplerinizin etkili bir web sitesi veya net bir mesajı olup olmadığına bakılmaksızın önünüzde yarıştı.

Müşterilerinize Ulaşın

Günümüz dijital dünyasında, ortalama bir tüketicinin istediklerini aradığı ilk yer çevrimiçi olduğu açıktır. Aradıkları ürün veya hizmet ne olursa olsun, büyük olasılıkla aramalarını Google ile başlatacaklardır. Hiç çevrimiçi varlığınız yoksa, bulunamazsınız ve rekabet edemezsiniz.

Çevrimiçi bir mevcudiyetiniz varsa ancak rakipleriniz daha kolay bulunur ve önce bulunursa, yine de hiç bulunamayabilirsiniz. Bir web sitesi oluşturmanın yanı sıra, arama motoru optimizasyonunu öğrenmek, yalnızca bir potansiyel müşterinin onları işinize götürebilecek anahtar kelimelerle Google’da bulduğu ilk ad olarak rakiplerinizin önüne geçmenize yardımcı olabilecek bir stratejidir .

Beklentilerinizin hızlı yanıtlar isteyebileceği basit sorular, bulunduğunuz yer, çalışma saatleriniz ve uzmanlığınız gibi çevrimiçi olarak kolayca keşfedilebilir olmalıdır. Web sitenize ve rakiplerinizin web sitelerine yan yana bakarak, potansiyel müşterileriniz saatleri, fiyatları, özel teklifleri ve daha fazlasını karşılaştırabilir.

Bu yüzden rakiplerinizin neler yaptığını bilmeniz zorunludur. Potansiyel müşterileriniz hem sizi hem de rakiplerinizi zaten kontrol ediyor. Sizi zaten birbirinizle karşılaştırıyorlar. Ne buluyorlar?

Müşterilerin Size Gelmesine İzin Verin

Dijital pazarlamayı, ürün ve hizmetlerinizi sunmak için ulaşmaya çalıştığınız kişiler için erişilebilir hale getirmenin bir yolu olarak düşünün. İşletmenizin kapsamı duvarlarınızın çok ötesine ulaşabilir. Sadece yerel potansiyel müşterilere hitap ederek mümkün olandan çok daha geniş bir kitleyi çekebilirsiniz.

Bir web varlığı oluşturarak, işletmeniz kapalıyken bile işletmeye açıktır. Müşterilerinizin gündüz veya gece istediğiniz zaman size gelebileceği bir atmosfer yaratabilirsiniz.

Müşteriler ve potansiyel müşteriler, sorularınızla birlikte e-postalar gönderebilir, alışveriş yapabilir ve envanterinize göz atabilir.

Hedef Kitlenizi Tanıyın

Dijital pazarlama, potansiyel müşterilerinizle etkileşime geçmenizi sağlar. Yavaş yavaş onları ve ne bulmayı umduklarını öğrenebilirsiniz.Sosyal medyada veya bir blogda bir konuşma başlatabilirsiniz. Bir anket yapın veya onları tanımaya çalışın. Yorumlarına veya anketlere verdikleri yanıtlara dikkat edin.

İnsanlarla dijital olarak etkileşime girerek, ne aradıklarını öğrenmeye başlayabilirsiniz. Acıları nerede? Geceleri onları ayakta tutan ne? Onlara hangi çözümleri sunabilirsiniz? Tahmin etmeye çalışmak yerine, dijital pazarlama, müşterilerinizin gerçekte kim olduğunu bulmak için araçlar ve yöntemler sunar.

Bu şekilde müşterilerinizle bir ilişki kurmaya başlarsınız. Bir işten çok daha fazlası olursunuz. Güvenilir bir ortak olursunuz. İnsanların zaten satın aldıkları işletmelerden satın alma olasılığı daha yüksektir.

Birkaç reklam biçimi dijital pazarlama kadar uygun maliyetlidir. Küçük işletmeler genellikle küçük bir bütçeyle mümkün olduğunca çok şey yapmaya çalışırlar. Dijital pazarlamanın birçok biçimi, bütçeniz çok sıkı olsa bile markanızı iletmenize ve geniş bir hedef kitleye ulaşmanıza olanak tanır.

TV, radyo veya doğrudan posta yoluyla reklam yayınlamaya kıyasla, dijital pazarlama maliyeti çok daha azdır ve aynı zamanda çok daha geniş bir kitleye ulaşır. Küçük işletmenizi tanıtmak için dijital pazarlamayı kullanmak, iş başarısı şansınızı artırmanıza yardımcı olacaktır…

HÜR KÖLE

Hikayesi

İdealleri için İmamlığı bırakıp Film Yönetmenliği yapan Mehmet, yeni filmi için gereken yatırımı bulamaz. Maddi sıkıntılar içerisinde yaşamını sürdüren Mehmet’in eşi kendisinden boşanır. Küçük kızı Ayşe ile Pansiyonda kalan Mehmet, çekmek istediği filmi için kapı kapı yapımcıları dolaşır. Ancak, Mehmet’in filmine kimse yatırım yapmaz. Mehmet, borç içindedir, parasız kalır ve kızı Ayşe’ye dahi bakmakta zorlanır. Kızı Ayşe’yi Çocuk Yuvasına yerleştiren Mehmet, annesinin vefatıyla derin bir üzüntü ve çaresizlikle dibe vurarak hayata yenik düşer. İntiharın eşiğine gelen Mehmet, yaşam hakkında öğütler veren bir Derviş’in ansızın ortaya çıkmasıyla intihardan döner ve yeniden mücadeleye devam eder. İlk bulduğu işte, zor şartlar altında otelde bir temizlikçi olarak çalışmaya başlar. Ara sıra kızı Ayşe’yi ziyaret eder. Sağlık sorunlarını, yalnızlığını ve çaresizliğini düşünmeden, çalışarak hayatta var olmaya gayret gösterdiği bir gün Mehmet’in yolu Varlıklı bir ailenin Yürüme Engelli kızı Esma ile kesişir. Esma, Mehmet’in ödüller alan filmini hayranlıkla izlemiş olduğundan kendisini tanıdığında ona karşı olan hislerini gizleyemez. Mehmet ise Esma’nın ihtiyacı olan arkadaşlığı ve şefkati kendisinden esirgemez. Esma, Mehmet ile beraberken eski neşesine döner ve sağlığında düzelmeler olur. Bu duruma memnun kalan Esma’nın babası Zengin iş adamı Hulusi, Mehmet’e can alıcı bir teklifte bulunur. Hulusi, Yürüme Engelli kızı Esma ile Mehmet’i evlendirecek ve Mehmet’in hayalini kurduğu filmleri çekmesi için kendisine gerekenleri sağlayacaktır. Mehmet, bu teklif karşısında Hür ama Köle olacağını gördüğünden teklifi geri çevirir. Mehmet’in çekip gitmesiyle hastalanan ve eski zor günlerine gerin dönen Esma’nın durumu Mehmet’i içten içe üzer. Mehmet, Esma ile evlenme kararı alır. Ancak, Mehmet’in önemsemediği hastalığı artık Mehmet’e zaman tanımaz. Mehmet, düğün günü ölür. Esma ise sağlığına kavuşur.

Tevekküle Giden Yol

İnsanlar kendilerini yetersiz hissettikleri durumlarda  , başa çıkamadığı zamanlarda veya hayatındaki önemli bir kişinin kaybını yaşadıkları anlarda  sığınabilecekleri bir kuytu köşeye ve o köşede güven duygusunu hissetmeye ihtiyaç duyarlar. Tecrübe edilen  o zaman diliminde din kavramı en büyük paydaş olur insana…Aslında belirsizlik ve karmaşa halleri  içerisinde başa çıkma duygumuzu harekete geçirebilecek olan yapılanmanın büyük bir parçasını dini inancımız temsil etmektedir. Dini başa çıkma olarak adlandırılan kavramın, insanların zor durumlarında manevi kaynaklarına başvurarak , bu kaynaklardan gerek düşünsel gerek davranışsal olarak faydalanabilmesidir. Ölüm, doğum veya adaletsizlik gibi durumlar karşısında , din başa çıkmayı sağlayabilir  ve aynı zamanda tatmin edici açıklamalar getirebilir. Bunların yanı sıra din; birey için memnun, huzurlu ve tatmin edici bir ömür yaşayabilmesinde etkili olduğu söylenebilir. Tüm bu tanımlar ve yorumlar ardından bireyin kendi  yaşamındaki sağlıklı ruh haline değinecek olursak -ki ruh sağlığını tanımlamak çok güçtür diyebiliriz- en belirgin hali ile : sağlık, bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden iyilik hali olarak tanımlanabilir. İnsanların yaşadıkları hayattan memnun olmaları ve insanların mutlu olmaları, ruh sağlıklarının iyi olduğuna dair kanaat getirilebilecek bir yorum olması, genel açıdan değerlendirildiğinde görülebilecek bir resimdir . Ve tabi insanların hayata bakışları ve insanların hayattan beklentileri , hayat memnuniyetlerinin özellikleri olup her birey için farklılık olması söz konusudur. Bireyin hayat memnuniyetine sahip olması ise iyi olma halinin bilişsel boyutunu temsil eder ve olumlu/olumsuz duygulanımlar ile ilişkilendirilebilir.   

Psikoloji alanına yönelik son dönemlerde yapılan araştırmalarda, mevcut terapi ekollerine ek olarak bireysel çalışmalarda, çift/aile veya grup çalışmalarında, danışanların güçlü yönlerine odaklanılan ; danışmanlık çalışmaları, makale ve tez yazımları oldukça artış göstermektedir. Gelişmekte ve araştırılmak da olan başlıklara örnek olarak pozitif psikoloji yaklaşımı ve bunun yanı sıra danışmanlık da kullanılan kısa süreli çözüm odaklı yaklaşım modeli, öyküsel terapi gibi başlıkları örneklendirebiliriz. Konuya ilişkin olarak pozitif psikoloji kavramına değinecek olursak, ‘ruh sağlığı alanında indirgemeci ve problem odaklı yaklaşımın yerine bireyin olumlu ve güçlü yönlerini dikkate alan bir paradigma dönüşüme neden olmuştur’ tanımıyla birçok yabancı kaynak da bu şekilde bir tanım içeriği bulunmaktadır. Aslında pozitif psikoloji de bu yönüyle ve yaklaşımıyla bireyde var olan pozitif özelliklere ve pozitif bakış açılarına odaklanılarak bu kavramların da artmasına neden olmuştur.

Psikolojide umut kavramının incelenmesi pozitif psikoloji alanı içinde ele alınan, bilişsel ve motivasyonel bir kavramdır. Umut bireyin duygusal gerginlik karşısındaki toleransını, belirsizlikle baş edebilme gücünü, toplumsal sınırlardan bağımsız bir şekilde benlik algısı inşa edebilme kapasitesini ifade eder . Umut kavramı aslında bireyin belirli amacının  olması demektir. Ve buna yönelik olarak da umut seviyesi yüksek olan bireylerin motivasyon düzeyleri yüksektir. Pozitif psikoloji yaklaşımın kurucularından olan Synder’e göre umut, bilişsel bir yetenektir . ve umutlu olmanın üç parçası olduğunu öne sürerek amaçlar, yollar ve vasıta olarak tanımlamıştır. Amaçlar, yaşama amaç doğrultusunda yaklaşmak, yollar, yaşam amaçlarına ulaşmak için farklı yollar bulmak ve son olarak vasıta, bu amaçlara ulaşabileceğinize ve değişiklik gerçekleştirebileceğinize olan motivasyonunuzdur diyerek umudu tanımlamış oluyor. Peki ya biz umut kavramını dini açıdan ele alacak olursak …

Müslüman bir bireyin her daim var olan , yaşama inancını , gününü ve  geleceğini pozitif duygular ile taçlandırırken sürekli kullanmış olduğu bilişsel duygusu umut değil midir ?

Bakara Suresi 117. ayet mealinden yola çıkarsak ‘’ O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir.’’ Bu ayetten yola çıkarak umudumuzu her daim ayakta tutabilir miyiz? zira hayra yorulması ve elbette hayırlı olanı dilemenin ardından… Esasında umut kavramı büyük ölçüde dine dayalı bir şeydir. İnsanlar tarih boyunca umutlarını daha çok dine dayandırdılar. Umudu aslında diğer birçok dinde bulabiliriz. Hristiyanlık dininin temellerinde umut ,sevgi ve inanç vardır. Fakat İslamiyet dini umut kavramından daha çok umutsuzluk , anti umutsuzluk dinidir. İslam müslümanları umutsuzluktan men eder. Yani umutsuzluğa yer yok … Allah’tan ümit kesilmez ferahlatıcı ve yeri geldiğinde ise doyurucu bir cümledir. Eğer biz gerçekten inanıyorsak umutsuz olmak gibi bir nedene sahip olamayız …

Umudun var olmasına karşıt umudun olmaması, bireyin seçme özgürlüğünün bulunmaması ve seçeneklerinin sınırlı olduğunu gördüğü ve temelde de harekete geçebilecek bir enerjiye sahip olamamasının sebebidir.

Günlük dilimizde birçok kez kullanıyor olduğumuz umut  ediyorum veya temenni ediyorum kavramları vardır. Temenni ile umut kavramları birbirinden ayrı iki kavramdır. Umudun tanımında bahsetmiş olduğumuz çaba kelimesi temennide yoktur. Temenni bir şeyin olmasını arzu etmektir , dilemektir. Kişinin bizzat müdahalesinin emeğinin çabasının olmadığı bir umudu olamaz …Şimdi bu duruma ek olarak Allah’tan ümit kesilmez diyerek hiçbir emek ve çaba göstermeden yan gelip yatıyor olmamız bizim bir şeyler hakkında umudumuzun olduğunu göstermez . Aksine bu durum bireyi tembelliğe sevk eder ve hayatla meşgalesini zayıflatır. Önce tedbir sonra tevekkül sözü aslında özetleyici bir cümle olabilir.

Umudu olan bir Müslümanın çabası , gayreti ve motivasyonu ile Allah ‘ a tevekkül etmesi bütünsel bir yapı içerisinde olmasını sağlar . bu yüzdendir ki dini başa çıkma , bireyin hem motivasyonu hem hayat enerjisini hem de yaşam memnuniyetini sağlar…

Umut tek başına sadece çaba ve gayret iken tevekkül ile harmanlanınca insana huzur verir. Sabretmeyi , beklemeyi , metaneti öğretir. Ve umudunuz gerçekleşmese bile Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır. Ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara,  2/216) ayetine binaen kalplerimiz huzurlu olacaktır.

ve tüm bu cümleler ardından

Umutlarını birer çaba, amaç ve gayret olarak bilmeni ve tevekkül edebilmeni

Temenni ederim Sevgili Okur !

Edanur Okumuş / Dua ve Niyaz Dergisi Nisan sayısı

ALLAH’A GÜVENEN YOLDA KALMAZ!

MAĞRİB’DE BİR şehrin ilim ve faziletçe en meşhur âlimlerinden biri, her gün olduğu gibi, o gün de öğrencilerine ders vermekle meşguldü. Ancak, âlimle acilen görüşmek isteyen bir kişi yüzünden, derse birkaç dakika ara vermek zorunda kaldı.
Gelen kişi, şehrin en zenginlerinden biri değilse bile, hatırı sayılır tüccarları arasındaydı. Adam, âlime:
“Size bir maruzatım var” dedi. “Ben hacca gitmek istiyorum. Bunun için, sene boyu kenarda üçyüz altın biriktirdim. Acaba bu para rahatlıkla gidip gelmem için yeterli olur mu?”
Âlimin cevabı şuydu:
“Bu para rahatlıkla gidip gelmen için yeterli olmayabilir.”
Bunun üzerine, adam:
“Peki öyleyse,” dedi. “Biraz daha biriktirir, seneye giderim.”
Adamın medreseden ayrılmasının üstünden fazla bir zaman geçmeden, bu kez, ayağında çarık, elinde küçük bir bohça ile sade halli bir derviş âlimin ziyaretine geldi.
Fazla durmayacağım” dedi derviş. “Allah nasip ederse, hac için yola düştüm. Diyeceğin, istediğin birşey var mı?”
Âlim:
“Yolun açık olsun. Oralara bizden de selâm götür; dua et bizim için” dedi, sonra da kucaklaşıp vedalaştılar.
Öğrenciler, yarım saat içinde gördükleri bu iki manzara karşısında şaşkına dönmüşlerdi. İçlerinden birisi:
“Hocam” dedi, “Tüccar geldiğinde, ‘Hac için üçyüz altın yetmeyebilir’ dediniz. Bu adamın ise belki bir altını bile yok. Ama ona yolun açık olsun dediniz.”
Âlim şu cevabı verdi:
“Çünkü tüccar, parasına güveniyordu. Üçyüz altının başına ne geleceğini, yetip yetmeyeceğini ben garanti edemem. Ama derviş, ‘Allah nasip ederse’ diyerek yola koyulmuş. İnanıyorum ki, güvendiği Allah onu yolda bırakmayacaktır.

Kelebekler kadar özgür bir zihnin son kanat çırpınışları

Çok sevdiği eşi ve birbirinden sevimli çocuklarıyla mutlu bir evliliğin sahibiyken, çalıştığı işte kariyer basamaklarını birer birer tırmanıp zirveye ulaşmışken, konforlu bir evle, son model lüks bir arabayla sahip olduğu imkânlardan istifade edip dururken ve her şeyden önemlisi sağlığı da yerindeyken ne kadar da imrenilesi bir hayatın sahibiydi Bauby. 

Hayat, biteviye tekdüze gitmezdi. Her gecenin ardından bir gündüzün gelmesi gibi her gündüzün ardından da bir gece mutlaka gelirdi. Bir anda her şey tepetaklak olur; insan, varlığını da varlığı da bir başka gözle görmeye, bir başka dille okumaya, bir başka duyuşla hissetmeye başlayıverirdi, tıpkı Bauby’nin hayat serüveninde olduğu gibi.

Dünyanın en çok satan dergilerinden biri olan Elle’in, Fransa baskısının başarılı ve karizmatik editörü Jean Dominuque Bauby, ansızın geçirdiği bir beyin kanaması sonucunda, rastlanma olasılığı açısından -kendi ifadesiyle- lotoda büyük ikramiyeyi kazanma şansıyla eşdeğer ihtimalde olan bir hastalığa yakalanır ve sol gözü dışında bedeninin hiçbir tarafını hareket ettiremez. Yaşadığı felaketin ardından ona kalan sadece kullanabildiği bir beyin, gören bir göz ve işitme duyusudur.

İnsanların hayatlarının korkunç bir trajediye dönüşmesi de emsalsiz bir değer kazanması da o insanın yaşadığı olaylar karşısındaki duruşuyla ilgili bir sonuç olsa gerek. Yaratıcı gücün koymuş olduğu kanunlar bilaistisna herkes için işliyor. Ama aynı kategoride değerlendirilebilecek imtihanlar silsilesi bile herkeste aynı tavır ve davranışın zuhuruna imkân vermiyor. Ben bu imkânsızlığı asla “adalet” kavramının varlığı/ yokluğu ile ilişkilendirmek değil, yoruma mahal bırakmayacak bir şekilde “irade”nin kullanımına bağlı tercihlerle ilintili görmek isterim.

Her şeyin tıkırında gittiği bir sırada yüz seksen derecelik bir açıyla dönüş yapan hangi hayat, sahiplerinde artan bir mukavemet, ayakta tutan bir istinat, istikrarlı bir azim bulabilir; bedbinlik, ümitsizlik, tükenmişlik hislerinin aksine. Tabii ki asil ruhlarda, tabii ki sıra dışı insanlarda, tabii ki var olmanın kıymetinin bilincinde olanlarda, tabii ki emrine müsahhar kılınmış bütün eşyanın üzerinde hakkı olduğuna inananlarda, tabii ki alınan tek bir nefeslik ânın bile ne büyük bir ikram olduğunun farkında olup zayi edilmesi vicdanını yaralayanlarda…   

 Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Bu nokta-i nazardan bakıldığında Bauby, artık hayatında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiği hâlde, tüm olumsuzluklara rağmen yıkılmayıp ayakta kalarak, hayata tutunmaya devam etmenin yollarını bularak zor olanı başaranlar kervanına katılmayı fazlasıyla hak ediyor. Her ne kadar kıpırdayamayan bir vücuda hapsolmuşsa da kelebekler kadar özgür olan zihnini son anına ve son raddesine kadar kullanmasıyla hayatta olmanın emarelerini en çok o gösteriyor. 

Hayatını yazı yazarak geçirmiş bir insan olarak Bauby, yüz yüze geldiği ve baş etmek zorunda kaldığı Locked-In Syndrome karşısındaki ilk şaşkınlığını attıktan sonra mutat üzere içinde çağıldayıp duran kelimeleri cümlelere, cümleleri anlamlı metinlere dönüştürmek arzusuyla dolup taşmaya başlayınca duruma muttali olan doktoru gereken tedbiri alır ve kendisine bu konuda yardım edebilecek olan Claude Mendibil’i ayarlar. İşte bu andan itibaren Bauby’nin hayatı, sıradan veya trajik olmaktan çıkıp kendisi ölüp gitse de ardından güzellikleriyle anılmasına ve zor durumda olan insanların kendinden ilham ve güç almasına imkân verecek bir şekilde istisnaiyet kazanır.

Claude Mendibil öncelikle harflerin Fransızcadaki kullanım sıklığına göre yeni bir sıra oluşturur. Bauby’nin zihnindeki harfe ulaşana kadar harfleri tek tek sayar ve Bauby’nin göz kırpmasına göre doğru harfe ulaştığını anlamış olur. Sıradaki harfi bulmak için ise aynı işlem tekrar tekrar başa alınacaktır. Bu şekilde önce kelimeler, ardından da aşağı yukarı mantıklı cümle parçacıkları ortaya çıkmaya başlar. Bauby bu yöntemle tam 200 bin kez gözlerini kırpmak zorunda kalacak ve ortaya ebat açısından kısa ama açtığı kapının önümüze sereceği yol açısından upuzun 150 sayfalık bir kitap çıkacaktır.

Bauby’nin Kelebek ve Dalgıç adını verdiği kitabında; kelebek, yazarın esaret kabul etmeyen zihnine, dalgıç ise dalgıçların giydiği kıyafetin sımsıkı olması hasebiyle hareket yetisini kaybetmiş biri olarak vücudunda hapsolmuşluğuna tekabül etmektedir.

Kıymetini bilmeden hoyratça tükettiğimiz birçok nimetin elimizden uçup gitmeden değerini fark ederek ve hakkını teslim ederek yaşamamız gerektiği noktasında oluşturduğu şuur açısından olduğu kadar hayatının belli bir evresinden sonra bir yatağa mahkûm olarak yaşamak zorunda kalan bir insanın psikolojisini anlamak açısından da Kelebek ve Dalgıç’tan haberdar olmak önemli diye düşünüyorum.

Tıpkı bir denizcinin demir aldığı bir kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimizden sürekli uzaklaşmak, eski hayatımız alev alev içimizde yansa da yavaş yavaş bütün anılarımızın küllere dönüştüğünü seyretmek acaba bizde nasıl bir his hâline karşılık gelirdi?

Her mahrumiyet telafisiyle gelir

Sokaklar, her mevsimin kendine mahsus ziynetleriyle süslenerek sürekli elbise değiştirip dururken bizim her zaman tek mevsim ve tek dekor hâlindeki bir odada sürekli aynı manzarayı temaşaya tutsak olmamız bizde hangi estetiğe denk düşerdi?

Simsiyah bir sinek burnumuza konduğunda uçsun diye kafamızı kıpırdatmaya çalışmalarımız hiçbir netice vermezken ve verdiğimiz mücadele olimpiyat oyunlarındaki güreş müsabakalarından daha zorlu bir mücadeleye dönüşürken insana hükmetmeye ve tabiatı dize getirmeye yeltenen gücümüz ne/ neyi ifade ederdi?

Takvimlerde zaman deli gibi akıp giderken kendi cenahımızda neredeyse bir milim bile kıpırdamaması zaman algımızın ayarlarında nasıl bir değişimi beraberinde getirirdi?

İnsanların hayatlarındaki her mahrumiyetin, onun yokluğunu hissettirmeyecek veya oluşan boşluğu dolduracak şekilde bir başka açıdan telafi edildiğine kani olanlardanım. “Acaba önceden sağır ve kör müydüm, yoksa insan, karşısındakinin gerçek yüzünü görmek için felaketin keskin ışığına mı ihtiyaç duyuyor?” diyen Bauby’de de aynı hakikatin zuhur etmesi söz konusu. Onun iletişim için tek araç hâline gelen gözleri, kulağımızın duymadığı ama idrakimizin vasıtasız anladığı sözleri söyleyen hareketsiz ve sessiz küçük bir ağız mesabesine dönüşüyor. O gözler, sesi çıkmayan ve sahibinin içinde boğulan manaları dışarıya nakletmek için her gün biraz daha artan bir ifade kabiliyetine vasıl oluyor.

Bauby’nin “Sağlam gözümle soru soran bakışlar atmama rağmen belli ki günlerini başkalarının gözbebeklerini muayene ederek geçiren bu adam bakışlardaki anlamları görmeyi bilmiyordu.” tespiti, içinde olunan nimetin idrakinde olamamayı ifade eden “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” dizesini hatırlatıyor. İnsan bu noktada bir durup düşünüyor ve kendi kameti için boyunun ölçüsünü alma, ağırlığı için kendini tartma ihtiyacı hissediyor.

Kitabı yayımlandıktan birkaç gün sonra vefat eden Bauby “Peki ya siz genç insanlar, benim sonsuz yalnızlığıma yaptığınız bu yolculuktan sizin aklınızda ne kalacak?” diye bir soru yöneltir okuyucularına. Mülaki olunduğunda herkeste farklı bir yansımasının olacağını düşündüğüm bu yolculukla ilgili aklımızda kalanların ne olacağı ile ilgili soruya verebileceğimiz cevabın yolu kitabın okunmasından ve Bauby’nin yolculuğuna eşlik edilmesinden geçiyor.

Selma Kavurmacıoğlu


Dijitalde Var Olmak

Erem Şentürk yorumuyla E-ticaret ve E-ihracat… Değişen tüketici davranışları ve alışkanlıkları. Dünyada ki örnekler. Biz neler yapabiliriz.

Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz

Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni.

Bir yolculuk başlar. Doruklara doğru tırmanış. Manayı en iyi şekilde okuyabilmek için manasızlığı diplerde bırakıp zirve-i bâlâya kaçma vaktidir. Nefsin serini kademin altına alıp Cebel-i Nur’un nurunu sere tâc etme vaktidir.

Heyecanın da dağın zirvesini düstur edinmiştir. Yüreğini tutamazsın ki sükûnet libasını giydiresin. Dilinde “sure-i ikra” , adımlarında sürat, kalbinde tarifi imkânsız atışlar ile Hira’ya varmaya çabalarsın. Peygamberinin (s.a.v) gölgesine sığınmak, Cibril-i Emin’in getirdiği emanetin lisana büründüğü ilk mekânda solumak, okumayı en baştan en hasından öğrenmek… Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni. Menzil İkra!

Yorulacaksın elbet. Ayakların taşıyamayacak bedenini. Nefesin bitti zannedeceksin. Hayat yokuşun kolay değildi ki Hira yolu kolay olsun. Hayat imtihandır! Kalbinin duracağını, beyninin kaynadığını düşündüğün an kaldır başını, bak şu yola. İyice kıs gözlerini. Dünyayı avucunda tutacak yaşta iken onu dağların eteklerinde bırakıp kendini Mutlak gücün sahibine teslim etmeye, zirveye tırmanan Peygamberini (s.a.v.) tahayyül et. Kendini Rabbe teslim etmiş Peygamberine, eşine teslim olmuş 60lı yaşlarındaki annen Hatice’yi (r.a.) seyret. Teslimiyeti, sadakati temaşaya dal. Sadık kulduk, sadık ümmettik, İslam olmuştuk biz. Bir nefes al ve annen Hatice’nin (r.a.) adımları tarik olsun sana. Ha gayret. İslam olman için yanman gerek. Kalbin yetecektir, korkma.

Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını

Tarik… Bir kenara bağdaş kurmuş nefeslenen dedenin, peygamber aşkını dillendiren terennümlerine kulak ver. Ayaklarındaki dermansızlığı, başlarında kaynayan güneşi dinlemeyen süratli adımların sahiplerine nazar et. Uzunluğu mühim mi? Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz.

Defalarca yorgunluk, defalarca gayret… Ve gerçekten bittiğini sandığın an zirvedesin. Saniyeler geçmeden yorgunluğundan hiçbir emare kalmaz. Nasıl oldu diye düşünme zamanı değildir. Tefekkürü ğâra saklamalısın. Biraz daha zorlu bir geçitten de sıyrıldıktan sonra Ğar-ı Hira karşındadır. Ona koşan yürekler karşında.

Dakikalar sonra ilk vahyin kucakladığı bir-iki adıma sığacak mekânı kucaklar nazarların. Dilinde ikra! Yüreğinde ikra!

Teslimiyetin ve emanetin nefeslendiği havadan iyice solu. Kalemin olacak o soluk. Gözüne fer olacak o soluk. Oku, o küçücük mağarada genişliğe çıkan yolun nerede gizlendiğini. Oku, teslimiyetin ve emanetin cihetini. İlk mektebindir burası çocuk. Saliseleri kaçırmadan soluklan. Tefekkürün âlâsını sırtlan. Acele etmelisin. Yüreğini getiren kardeşlerin bekler ardında. Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını. Emin bir lisandan dökülen “İkra!” emrine kemer-beste olmuş ruhaniyetinde çek besmeleni. Hayata besmele vaktidir. Okumaya başlama vakti.

Dünya bizim / Zeynep Görünmek..

Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by