Category

HİKAYE

ALLAH’A GÜVENEN YOLDA KALMAZ!

MAĞRİB’DE BİR şehrin ilim ve faziletçe en meşhur âlimlerinden biri, her gün olduğu gibi, o gün de öğrencilerine ders vermekle meşguldü. Ancak, âlimle acilen görüşmek isteyen bir kişi yüzünden, derse birkaç dakika ara vermek zorunda kaldı.
Gelen kişi, şehrin en zenginlerinden biri değilse bile, hatırı sayılır tüccarları arasındaydı. Adam, âlime:
“Size bir maruzatım var” dedi. “Ben hacca gitmek istiyorum. Bunun için, sene boyu kenarda üçyüz altın biriktirdim. Acaba bu para rahatlıkla gidip gelmem için yeterli olur mu?”
Âlimin cevabı şuydu:
“Bu para rahatlıkla gidip gelmen için yeterli olmayabilir.”
Bunun üzerine, adam:
“Peki öyleyse,” dedi. “Biraz daha biriktirir, seneye giderim.”
Adamın medreseden ayrılmasının üstünden fazla bir zaman geçmeden, bu kez, ayağında çarık, elinde küçük bir bohça ile sade halli bir derviş âlimin ziyaretine geldi.
Fazla durmayacağım” dedi derviş. “Allah nasip ederse, hac için yola düştüm. Diyeceğin, istediğin birşey var mı?”
Âlim:
“Yolun açık olsun. Oralara bizden de selâm götür; dua et bizim için” dedi, sonra da kucaklaşıp vedalaştılar.
Öğrenciler, yarım saat içinde gördükleri bu iki manzara karşısında şaşkına dönmüşlerdi. İçlerinden birisi:
“Hocam” dedi, “Tüccar geldiğinde, ‘Hac için üçyüz altın yetmeyebilir’ dediniz. Bu adamın ise belki bir altını bile yok. Ama ona yolun açık olsun dediniz.”
Âlim şu cevabı verdi:
“Çünkü tüccar, parasına güveniyordu. Üçyüz altının başına ne geleceğini, yetip yetmeyeceğini ben garanti edemem. Ama derviş, ‘Allah nasip ederse’ diyerek yola koyulmuş. İnanıyorum ki, güvendiği Allah onu yolda bırakmayacaktır.

Zihnî duruluk ve berraklık bizden çok uzaklarda

Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya isimli kitabında, ruhu terbiye yöntemlerinden bahseder. Tasavvuf erbabının da söylediği “Nazar ber kadem” düsturu ise bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kaideye göre kişinin gözü, yürürken hep ayağının ucuna bakacak. Böylelikle çevredeki uyaranlarla zihninin kirlenmesinin önüne geçilmiş olacak. Bu zaman dilimini düşündüğümüzde çıldırtan bir uyarıcı ile karşı karşıya kalan insanoğlunun seyr-ü sülûkü ya da ruhî bir dinginliği için nasıl bir mücadele vereceği ise büyük bir muamma.

Bizler için büyüklerimiz, diri bir hafızaya sahip olmamız adına gözü, kulağı, dili, dudağı malayâniden korumayı tavsiye ederler. Yine, dikkati dağıtır gerekçesi ile mezar taşlarının bile okunmasını doğru bulmazlarmış. Peki bizlerin gün içerisinde bir yığın malumat malozunun altında hafızalarının ezilmesine ne demeli? Ayağın ucuna bakmaya gerek kalmadan dünyayı burnumuzun ucuna kadar getiren telefonlarla zihni duru ve diri tutmaya çalışmak nasıl bir mücadele ister?

Buraya sadece telefonları değil; göze ve görünmeye hitap eden her türlü ekranı koyabiliriz. Bu ekranların mavi ışıkla tek göze zarar vermediği, hafızayı da tarumar ettiği bir gerçek. Belki zafiyet yalnız belleğimizde değil; ruhumuz, gönlümüz ve benliğimiz de bu durumdan nasibini alıyor. Burada zihnî bir arınmayla işe başlayabiliriz. Çünkü bizlerin derdi bir şekilde yaşamak değil, doğru bir şekilde yaşamak olmalı. Ve bunun yollarını aramak da boynumuzun borcu. Bunun için ‘Dijital detoks’da denilen zihni ve gönlü belli bir süre ekranlardan uzak tutmayı deneyerek ruhun nefes alacağı, zihnin dışardan aldığı toksinleri atacağı zaman dilimleri oluşturabiliriz. Günün belli saatlerinde bilgisayar, telefon, televizyon ve tabletin ekranını karartarak ev ortamında ‘ekransız hava sahası’ oluşmasını sağlayabiliriz. Hatta en çok zaman geçirdiğimiz bir sosyal medya hesabımız varsa, bunu telefonumuzdan belli bir süreliğine kaldırabiliriz.

Şu anda kalmak

Aynı anda birçok olaya veya duruma zihnin sıçrayışları o anki zamana ve zemine yoğunlaşamamayı da beraberinde getiriyor. Kişinin enerjisinin bölünerek birçok durumun içinde olması onun âna odaklanmasını engelliyor. Bununla ilgili ‘Şimdi ve burada bulunuyorsam şuanda kalmam önemli’ fikrini benimsemek işe yarayabilir. Ancak, bir alana odaklanıp derinleşerek güzel ürünler çıkarabiliriz. Her alanda yüzeyselleştikçe kaliteden uzaklaşıyoruz. Dijital çağın fanileri olarak her yerde ama tam olarak hiçbir yerde değiliz sanki. Zihnimizde neticelendirmediğimiz yarım işlerimiz varsa zihin sürekli oraya kayarak asıl düşünmesi gereken şu anki konuya yoğunlaşamayacaktır. Bitirilmemiş yani yarım kalmış her şey zihne yorgunluk olarak geri dönecektir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Bilgisayarda bir sürü sayfanın açık olduğunu düşünelim. Bir süre sonra sistem kasmaya ve verim düşmeye başlar. Ancak arka planda açık olan dosyaları kapatarak işlemi hızlandırabiliriz. Bunu önleme adına zamanımızı etkin kullanmamız devreye giriyor. Bunun için, önceliklerimizi belirleyerek bir sıralamaya koymak, zihnimizi rahatlatacaktır. Küçük bir not defteri ile yapılacaklar listesi oluşturarak gün içerisinde zihnin geviş getirmesini önleyebiliriz. Böylelikle enerjimizi doğru yerde kullanmış oluruz.

Bir de azalarak çoğalmak dediğimiz son zamanlarda revaçta olan minimalistçe yaşam sadeliği hayatımızın birçok alanına dahil etmek. Çağın gereksiz kalabalığından kurtularak kanaatkârlığın ruhumuza şifa vermesini sağlamak. Bize ihtiyacımızdan fazla gelen her ne varsa ondan kurtulmak. Ya da ihtiyacımız olmayan şeyleri hayatımıza dahil etmemek. Bu en büyük zihnî bir konfor olsa gerek. İhtiyaçtaki hakikat ölçeğimiz ise, ölçümü doğru yapmamız adına bizlere yardımcı olacaktır.

Sessizlik oruçları ile ruhu dinlendirmek de yapılabilecek bir başka yöntem. İsrafın olumsuz enerjisini kelimelerimizden başlayarak hayatımızın her alanından çıkarmak. Güzellik, ancak sessizlikle kendini ortaya çıkarabilir. Bir kar tanesinin gökten inişini arabaların gürültüsünde, korna seslerinin eşliğinde seyretmekle, sadece sukûtun hakim olduğu bir mekanda izlemek şüphesiz çok farklı olacaktır. Hayatın koşuşturması içerisinde  zaman zaman oluşturduğumuz bu sessizlik oyuklarıyla ruhumuzu dinginleştirmek. Belki biraz hayatı yavaş moda alarak yaşamak. Çünkü metropolde insanın bedeni ruhundan önde gidiyor. Ruhlar yetişemiyor bedenin hızına. Bazen durup elimizi şakağımıza dayayarak hayat çizgimizi gözden geçirdiğimiz ve kendimizle yüzleştiğimiz anlar bizi hakikatîn kucağına uyandırabilir. Kendi iç sesimizi duyacak kadar, içimize derinleşebildiğimiz bu kıymetli zaman dilimlerinde genelde çoğalarak çıkarız bulunduğumuz ortamdan.

Temiz bir zihin için temiz ortam

Manevi olarak olumsuz düşünceleri ile etrafına negatiflik (radyasyon!) yayan kişi ve ortamlardan uzak durmak da yine zihnî dirilik için önem arz ediyor diyebiliriz. Olumsuz in’ikâs kişinin enerjisini emen bir durumdur. İnternetin çıkmaz sokakları da insan için bazen bir kopuş ve kayış noktası olabiliyor. İnsanın kirlenmesi burada gözden başlıyor ve bu kirlilik bütün bir vücuda aynı damarlarda kanın gezdiği gibi sirayet ediyor. En son davranış ve konuşma olarak hayat buluyor. Temiz bir zihin için, onu besleyen temiz ortamlara ihtiyaç vardır.

Nasıl ki yokluğunda daha da bir farkettiğimiz nimetler için belki biraz kendi içimize dönerek düşünmemiz de işe yarayabilir. Bu bizdeki, minnet ve şükran hislerinin diri kalmasını sağlayabilir. Böylelikle bizim olaylara daha güzel bakmamıza, olumlu duygularla dolmamıza yardımcı olabilir. Belki bunun için, kalbin kör ve sağır kesilmemesi adına küçük alıştırmalarla ruha idman kazandırabiliriz. Mesela, bir hastane köşesinde bir hastayı ziyaret etmek ya da oruç tutmak gibi. Varla yok arasındaki gidiş gelişle kendi fanîliğimizi hatırda tutabiliriz. Bununla ilgili biz istemesek de bazen insan hâlden hâle evrilerek bir düşüncenin içine çekilebiliyor. Belki bir hastalığın bize unuttuğumuz ve hiçbir çaba sarf etmeden tıkır tıkır çalışan bir uzvumuzu hatırlatması gibi.

Niyet dediğimiz şey insanın bütün duygu, düşünce ve eylemlerini şekillendiren bir şey. Hep zihnimize dünya ve ahiret saadeti için bizi geliştirecek, yetiştirecek iyi niyetler almalıyız. Her sabah kalktığımızda ise bu niyetimizi kontrol ederek varsa aldığı bir hasar onarmalı ve onu tekrar tazelemeliyiz. Kendimiz olma yolculuğunda, kendini bilme ve kendini bulma basamaklarını çıkabilmek için bize hayat veren kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okuyarak bizden istenilenleri yerine getirmemiz kâmil bir insan olma gayreti içine girmemiz adına önemli duruyor. Yine en güzel örnek olan Efendimizin hadis ve sünnetleri ile hayatımıza bir rutin çizmemiz bizleri sadece zihnî kargaşadan değil, her türlü karmaşadan uzak tutacaktır. Bu rutinin rahatlığı ile hem zihnimize hem de ruhumuza soluk aldırabiliriz. Bunun yanı sıra bize ilham veren seçilmiş eserleri okumak da zihnimizi zenginleştirirken dinginleştirecektir. Her daim zihnî ve kalbî bir esenlik dilerim.

Kaynak: Dünya Bizim

Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz

Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni.

Bir yolculuk başlar. Doruklara doğru tırmanış. Manayı en iyi şekilde okuyabilmek için manasızlığı diplerde bırakıp zirve-i bâlâya kaçma vaktidir. Nefsin serini kademin altına alıp Cebel-i Nur’un nurunu sere tâc etme vaktidir.

Heyecanın da dağın zirvesini düstur edinmiştir. Yüreğini tutamazsın ki sükûnet libasını giydiresin. Dilinde “sure-i ikra” , adımlarında sürat, kalbinde tarifi imkânsız atışlar ile Hira’ya varmaya çabalarsın. Peygamberinin (s.a.v) gölgesine sığınmak, Cibril-i Emin’in getirdiği emanetin lisana büründüğü ilk mekânda solumak, okumayı en baştan en hasından öğrenmek… Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni. Menzil İkra!

Yorulacaksın elbet. Ayakların taşıyamayacak bedenini. Nefesin bitti zannedeceksin. Hayat yokuşun kolay değildi ki Hira yolu kolay olsun. Hayat imtihandır! Kalbinin duracağını, beyninin kaynadığını düşündüğün an kaldır başını, bak şu yola. İyice kıs gözlerini. Dünyayı avucunda tutacak yaşta iken onu dağların eteklerinde bırakıp kendini Mutlak gücün sahibine teslim etmeye, zirveye tırmanan Peygamberini (s.a.v.) tahayyül et. Kendini Rabbe teslim etmiş Peygamberine, eşine teslim olmuş 60lı yaşlarındaki annen Hatice’yi (r.a.) seyret. Teslimiyeti, sadakati temaşaya dal. Sadık kulduk, sadık ümmettik, İslam olmuştuk biz. Bir nefes al ve annen Hatice’nin (r.a.) adımları tarik olsun sana. Ha gayret. İslam olman için yanman gerek. Kalbin yetecektir, korkma.

Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını

Tarik… Bir kenara bağdaş kurmuş nefeslenen dedenin, peygamber aşkını dillendiren terennümlerine kulak ver. Ayaklarındaki dermansızlığı, başlarında kaynayan güneşi dinlemeyen süratli adımların sahiplerine nazar et. Uzunluğu mühim mi? Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz.

Defalarca yorgunluk, defalarca gayret… Ve gerçekten bittiğini sandığın an zirvedesin. Saniyeler geçmeden yorgunluğundan hiçbir emare kalmaz. Nasıl oldu diye düşünme zamanı değildir. Tefekkürü ğâra saklamalısın. Biraz daha zorlu bir geçitten de sıyrıldıktan sonra Ğar-ı Hira karşındadır. Ona koşan yürekler karşında.

Dakikalar sonra ilk vahyin kucakladığı bir-iki adıma sığacak mekânı kucaklar nazarların. Dilinde ikra! Yüreğinde ikra!

Teslimiyetin ve emanetin nefeslendiği havadan iyice solu. Kalemin olacak o soluk. Gözüne fer olacak o soluk. Oku, o küçücük mağarada genişliğe çıkan yolun nerede gizlendiğini. Oku, teslimiyetin ve emanetin cihetini. İlk mektebindir burası çocuk. Saliseleri kaçırmadan soluklan. Tefekkürün âlâsını sırtlan. Acele etmelisin. Yüreğini getiren kardeşlerin bekler ardında. Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını. Emin bir lisandan dökülen “İkra!” emrine kemer-beste olmuş ruhaniyetinde çek besmeleni. Hayata besmele vaktidir. Okumaya başlama vakti.

Dünya bizim / Zeynep Görünmek..

HUZUR

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Ya­rışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirin­den güzel resimler yaparlar…

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar ver­mesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağ­lar… Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hâle sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatır­latacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca şelale­nin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere…

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da uzun değildir:

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

İnsan ne ile yaşar

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır.

Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik hikâyesi anlatılır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talepte bulunur. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım. Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” der.
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz.

Reis, atı üzerinde olanları yeis ile izlemektedir. Daha evvel kaç defa şahit olduğu hadise yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u defnederler. Reis Pahom’un mezarının başında durur ve hüzünle mırıldanır: “Bir insana işte bu kadar toprak yetiyor!”
Ve bazıları öyle bağlanır ki hayata, bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar aslında fakiriz hepimiz.

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by