Date Archives

Eylül 2019

Dijital dönüşümde dev zirve kasımda başlıyor

Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi; dijital dönüşüm odağında, 28- 30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi ile kapılarını açmaya hazırlanıyor.

Teknolojinin baş döndürücü gelişimi ile günümüzde iş süreçleri ve iş yapış şekillerinde önemli değişiklikler meydana geldi. Öyle ki, yeni dönem endüstri ve yeni nesil teknolojilerle birlikte değişen üretim algısı, geleceğin tüm teknolojilerine ışık tutmaya devam ediyor.

Bu kapsamda; her yıl düzenlenen Digital Impact, İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi, 28-30 Kasım tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bu yıl düzenlenecek fuarda, dijital etkinin sanayiye, ekonomiye ve haberleşmeye etkisi tüm yönleriyle ele alınırken, sektörün uzman isimleri de dijital dönüşüme dair fikir paylaşımlarıyla yerini alacak. Fuarda aynı zamanda; değişime dair yol haritasının da oluşturulması konusunda bazı sorulara yanıt aranacak.

Fuar; finans, eğitim, sanayi, ekonomi dahil olmak üzere hemen hemen tüm sektörleri etkisi altına alan dijitalleşme olgusu çerçevesinde pek çok detaya ev sahipliği yapacak. 3 gün sürecek fuar kapsamında; Dijital sanayi ve Endüstri 4.0, dijital ekonomi, 5G ve nesnelerin interneti konularında sunumlar yapılırken, bu alanlarda ürün ve hizmetleri olan işletmelerin çözümleri de ziyaretçilere sunulacak.

Sanayi devleri, OSB’ler, teknokent firmaları, ticaret ve sanayi odaları ile KOBİ’lerin katılım göstereceği etkinlikte; 3D yazıcı, robotik sistemler, IoT, siber güvenlik, yapay zeka, otonom araçlar, akıllı bina, sensör, yazılım, bilgisayar, bulut bilişim, enerji yönetim sistemleri, iş zekası ve büyük veri gibi alanlarda faaliyet gösteren firmalar da bu önemli fuarda katılımcı olarak yerini alacak.

400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçi bekleniyor

Bunun yanında; bankalar ve sigorta şirketlerinin yanı sıra, borsalar, dijital para şirketleri, fintech, IT, proje ve danışmanlık şirketleri de İstanbul Digital Dönüşüm Fuarı ve Zirvesi’nde olacak.

HYF Fuarcılık tarafından düzenlenen, Endüstri 4.0 Dijital Dönüşüm Derneği ve Eticaret Merkezi’nin desteğiyle gerçekleşen fuarda, 400 üst düzey firma ve 50 bini aşkın ziyaretçinin konuk edilmesi planlanıyor.

Hemdem

Eğitimci Yazar Sait Köşk’ten Güzel Bir Kitap Daha; Hemdem

Yazar Sait Köşk’ün Hemdem adlı yeni kitabı bir solukta okuyacağınız türden bir kitap.

Sait Köşk’ün yeni kitabı Hemdem Portakal Kitap’tan çıktı.

Portakal Kitap tarafından yayımlanan Sait Köşk’ün Hemdem kitabı 2016 yılında raflarda yerini aldı

Aklıma düştü, kendime bir dost edindim. Aklıma düşen başıma da geldi. Anladım, benim konuşmaya ihtiyacım var. Ve sözümü kesmeden birinin dinlemesine… Ara ara belki terslenmeye… “O kadar da değil!” denmesine… İşte tam da böyle bir anda imdadıma yetişti o dost. Ben ne okursam onu okuyacak. Nereye gidersem o da oraya gelecek. Ne görmüşsem, o da onu görecek. Öyle söz verdi...

Gel gör ki okuduklarımız aynı, yollarımız bir, gördüklerimiz birebir örtüşse de zaman zaman farklı düşünebileceğimizi de söyledik birbirimize. İşte bir tek burada ayrılsın yollarımız… Karşıma geçecek ve ne düşündüğünü bana çatır çatır söyleyecek. Tartışacağız. Bazen de hemfikir olacağız. Bazen ben ona boyun büküp, “Haklısın!” diyeceğim. Bazen de o… Yani bundan böyle zaman zaman bir o anlatacak, bir ben… Bir o soracak, iki ben… Aklımız konuşmalarımızdan ne kadar uzak olacak, onu da zaman gösterecek. Kalpten kalbe bir yol vardır derler, bilir misiniz? Gönüller hemdem olsun, yeter…

E-ticaret ve E-ihracat.(Video)

Erem Şentürk yorumuyla E-ticaret ve E-ihracat… Değişen tüketici davranışları ve alışkanlıkları. Dünyada ki örnekler. Biz neler yapabiliriz.

HUZUR

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

Bir gün halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Ya­rışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirin­den güzel resimler yaparlar…

Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar ver­mesi gereklidir. Resimlerden birisinde sükûnetli bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim, bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir.

Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağ­lar… Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek, resmi daha da sıkıntılı hâle sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatır­latacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme bakınca şelale­nin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere…

Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim… Kralın açıklaması çok da uzun değildir:

“Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulun­madığı yer demek değildir. Huzur, bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir.”

Cennetin çocuğu olmanın bedeli

Mecid Mecidi’nin yazdığı ve yönettiği 1997 yılı İran yapımı olan film, Oscar’a aday gösterilen ilk İran filmi olmasının yanında birçok ödül de kazanmıştır. Mecidi’nin filmlerinin gücü sadeliğinde gizlidir

Cennetin Çocukları; hasretini çektiğimiz olgun insan tavrını henüz 7-8 yaşlarındaki çocukların sergilemesiyle insanı iç muhasebeye zorunlu olarak götüren, kazandıkça kaybettiklerimizi hatırlatan, asıl olanın “sahip olmak” değil “olmak” olduğunu ortaya koyan, “daha iyi olmak ve daha iyi kalmak için mücadele eden” iki kardeş ve bir çift ayakkabının sade hikâyesidir.

Mecid Mecidi’nin yazdığı ve yönettiği 1997 yılı İran yapımı olan film, Oscar’a aday gösterilen ilk İran filmi olmasının yanında birçok ödül de kazanmıştır. Mecidi’nin filmlerinin gücü sadeliğinde gizlidir. Nitekim bir röportajında: “Her zaman gerçekliğin arkasındaki güzelliği, inceliği, insanlığı göstermeye çalışıyorum.” ifadelerini kullanmıştır. Filmlerinde ana karakterlerin çocuk olmasındaki amacının ise her insanın çocukken ne kadar masum olup dünyaya ne kadar da basit baktığını hatırlatmak olduğunu söylüyor Mecidi.

İki kardeş: Ali ve Zehra… Tek odalı bir ev, hasta bir anne, fedakâr bir baba ve henüz bebek olan bir kardeşe sahipler. Büyük bir hazinedir aile olmak, herkese bir sorumluluk yükler. Zor zamanlarda belki biraz daha artar bu sorumluluklar. İşte Ali ve Zehra henüz “bizim için küçük” denilebilecek yaşlarda sorumlulukları artan aile bireyleridir. Ali bir baba gibi kız kardeşinin ayakkabılarını tamire götürür ardından evin eksiklerini almak üzere alışveriş yaparken kardeşi Zehra’nın ayakkabılarını kaybeder. Her tarafa baksa da bir netice alamaz mahcup bir şekilde eve döner. Zehra ise bir anne gibi kardeşini uyutuyordur. Ayakkabılarının kaybolduğunu öğrendiğinde ilk aklına gelen şey bir sonraki gün okula nasıl gideceğidir.

“Küçük bir sır… Onlar için çok büyük bir serüven”

İki kardeş çözüm olarak Ali’nin beyaz bez ayakkabılarını nöbetleşe giymeye karar kılarlar. Buna göre beyaz bez ayakkabılarla sabah Zehra okula gidecek, öğleden sonra ise Ali. Hayır… Anne babalarına söyleyemezler çünkü yeni bir ayakkabı alacak parayı bırakın kira ve manav borçlarını ödeyecek paraları yoktur. Bu iyi bir çözüm gibi gözükse de Ali için okula yetişmek sıkıntılı olur. İki kardeş birbirlerini zor durumda bırakmamak için sürekli koşarlar. Bazen ufak tefek problemler çıksa da kimseye hissettirmeden çözerler. Aynı zamanda başarılı bir öğrenci olan Ali, her ne kadar Zehra’nın pembe fiyonklu ayakkabılarını geri getiremese de hocası tarafından kendisine verilen hediyeyi dahi mahcubiyetinden kardeşine hediye eder. Ali’nin bu mahcubiyeti film boyunca peşimizi bırakmaz. Bu filmde çocuklar ideali temsil ediyordur, fıtraten en bozulmamış, en saf hali. Öyle ki Zehra, en çok özlediği pembe fiyonklu ayakkabılarını okulda tanımadığı bir başka kızın ayağında gördüğünde dahi onu suçlamaz ve tepki vermez. Ali ise ihtiyacı olduğu halde, matem günü caminin kapısındaki ayakkabıları düzeltirken, siyah ayakkabılar arasında parlayan yeni beyaz spor ayakkabılarını almayı dahi düşünmez. Şehrin “yukarı” kısmına gidip para kazanmak fikrinde olan babası Kerim’in çok para kazanıp yeni şeyler alma hayaline Ali’nin tek bir cevabı olacaktır: “Zehra için bir çift ayakkabı da almak”

“Söz veriyorum; kazanacağım hocam”

Ali, il çapında okullar arası kısa mesafe koşusu düzenleneceği haberini duyduğu an ayakkabılarına çevirir gözlerini ve o an çok istese de sessizce vazgeçer, listeye adını yazdırmaz. Herkes bahçede antrenman yaparken o imrenen gözlerle camdan izlemekle yetinir. Ne zaman ki yarışmanın ödüllerini öğrenir o zaman pişmanlıkla hocasının kapısını çalar. Zira başvuru tarihleri geçmiştir. Tüm masumiyetiyle ve gözyaşlarıyla yarışmayı kazanma sözleri verir. Hayat şartları adeta Ali’yi bu yarışma için hazırlamıştır. Öyle ki Ali’nin, her gün okula yetişebilmek için koşması sebebiyle antrenmana dahi ihtiyacı yoktur. Bunun farkına varan hocası “tabii ki” Ali’yi geri çevirmeyecektir.

Peki, Ali’nin kararını değiştiren ödül nedir? Yarışmayı kazanan üçüncü kişiye verilecek olan bir çift spor ayakkabısı… Böylece spor ayakkabılarını satıp Zehra’ya yeni bir ayakkabı alabilecektir. Kim bilir belki yine pembe fiyonklu bir ayakkabı. Yarış günü gelir, izleyici belki de başrolün ilk defa birinci olmasını değil de üçüncü olmasını ister. Üçüncü olabilmek için Ali’yle beraber koşarsınız öyle ki nefes alışverişiniz dahi oturduğunuz yerde hızlanır, hırslanırsınız.

“Üçüncü oldum mu?”

5 kilometre koştuktan sonra kendini istemsizce yere atan Ali’nin ilk sorusu üçüncü oldum mu olur. Fakat Ali yarışmanın şampiyonu olmuştur. Şimdi şampiyon ağlıyor, şampiyon mahcup, şampiyon yüzünü dahi yerden kaldıramıyordur çünkü biliyordur ki birinci olmak değil, kardeşine bir çift fiyonklu pembe ayakkabı almak onu gerçek manada şampiyon yapabilirdi ve bunun dışında ki hiçbir şeyin gözünde bir değeri yoktu. Neyse ki yönetmen seyirciyi mahrum bırakmaz ve babaları Kerim’in işlerinin yoluna girdiğini, söz verdiği gibi Ali’ye yeni bir çift beyaz bez ayakkabı ve Zehra’ya da yeni bir çift pembe fiyonklu ayakkabı satın aldığı mesajını izleyiciye ulaştırır. Artık seyirci, bir sonraki gün Zehra’nın okula nasıl gideceğini düşünmeyecektir. Olanlardan habersiz bir şekilde eve dönen Ali, Zehra’nın karşısında tek kelime edemez. Umutla bekleyen Zehra ise durumu anlar ve hiçbir şey söylemez. Görünüşe göre her şey daha da kötü olmuştur artık beraber kullandıkları bez ayakkabılar da kullanılamaz hale gelmiştir. Ali, usulca havuzun kenarına oturur. Su toplayan, yara bere içindeki ayaklarını havuza indirir. Her zamanki gibi mahcubiyetini gizleyemez, gizlemez. Film de umudu temsil eden turuncu balıklar şampiyonun yaralarını öperek iyileştirirken gelecek güzel günlerin haberini vermişlerdir bile.

Bir abi, bir kardeş nasıl olması gerekiyorsa öyledir bu filmde. İdeal karakterlerin çocuk olması ise filmin en önemli ayrıntılarından biridir. Bu insanın yaşlandıkça fıtratından uzaklaşmasını, kaybedilen masumiyeti ve saflığı temsil eder.

Tükettikçe tükeniyoruz

Çoğu kimseye göre, “küçük” çocuklardı bunlar. Belki de zamanından önce büyüyen çocuklar. Hâlbuki yaşının çocuklarıydı onlar; hayatın gerçeklerinden haberi olan, sızlanmayan ve en önemlisi çözüm yolları arayan. Yaşadığımız çağda her konuda olduğu gibi bu konuda da idealler unutuldu. Bugün imkânları sınırsız, eğitimi daha “kâmil”, sonsuz özgüven içerisinde yetişen nesillerimize bakmanın vakti geldi de geçiyor bile. Şimdi düşününce Ali ve Zehra için bir ayakkabı gerçekten “eksiklik” miydi veya bizim imkânlarımız sınırsız ve “kâmil” olduğu için mi böyleydik? Ben cevabını bulamadım. Ama kaçırılan bir nokta olduğu şüphesiz: Tükettikçe tükeniyoruz.

Bu yüzdendir 1997 yılı yapımı olan bu filmi hayranlıkla tekrar ve tekrar izleyebiliyor olmamız. Bize olması gerekeni hatırlatır ve içten içe imreniriz cennetin çocuklarına. Kim bilir belki bir gün yeniden kuşanabilirsek sevgiyi, merhameti ve cömertliği umulur ki cennetin çocuklarından biri oluruz. Kim bilir belki bir gün…

Dünya bizim / Büşra Saygın

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by