Date Archives

Ekim 2019

Mutluluk mu ?

Eğer mutluluk denen şey maddi bir şey olsaydı bütün zenginler parası neyse basıp alırlardı sanırım.

_ Abicim sar bana oradan yarım kilo mutluluk!
+600 gr oldu abi yine de sarayım mı böyle?
_Tamam sar sar fazla mutluluk göz çıkartmaz!

Ama işler böyle gitmiyor işte, diplomaysa diploma evse ev eşse eş neyin insanları mutlu ettiğine inanıyorlarsa sahip oluyorlar ama yine de mutlu olamıyorlar.

İnsanlar olarak hepimiz mutlu olmak istiyoruz. “Hayır ben artık mutlu olmak istemiyorum arkadaşım” diyebilen kimse ya zihinsel engelli ya da yine zihinsel engellidir. Üçüncü bir alternatifi yok bunun.

Dünyada hiç bir kelime yoktur ki bu kadar güçlü yaşanmak istensin ama ne olduğuna ve nasıl olunacağına dair ortak bir görüş ortaya çıkamamış olsun.

“Mutluluk nedir?” sorusu daha kesin yanıt bulamadan “nasıl mutlu olunur? “sorusuna cevap arıyoruz. Oysa herkes için mutluluk tanımı çok başka olduğu gibi mutluluğun sırrı da başkadır biz tam burayı es geçiyoruz. 
Kimine göre mutlu olmanın sırrı sivilcesini patlatmak iken kimine göre mutlu olmanın sırrı jeti ile havada bir tur atmak olarak tanımlanır.

Afrika’da yaşayan biri için mutluluğun sırrı temiz su bulmak iken Kanada’da yaşayan biri için mutlu olmak son çıkan İPhone telefona sahip olmak.

Ha bana “mutluluk nedir?” diye sorarsanız iki saniye düşünmeden yoğurtlu makarna yemek derim o da benim fakirliğim kimseyi de ilgilendirmez.

Demek ki “mutluluk nedir?” sorusunun milyarlarca insanda milyarlarca ayrı cevabı olabilir. İkiyüz yıl önce Fransa’da yaşayan birine “aga mutluluk nedir?” diye sorsaydık muhtemelen “mutluluk giyotine gitmeden yaşamayı başarmaktır” derdi. Sonra dönüp “Mutluluğun sırrı nedir?” diye sorsak aynı adama, “her gün ekmek yerine pasta yemek” der miydi acaba bilemedim şimdi.

Hedonizm, “mutluluk nedir?”, “mutlu olmanın sırrı nedir?” sorularının tanımını yaparken “canın ne istiyorsa yap, önüne geleni ye bu dışkı bile olsa seni mutlu edecek haz verecekse sakıncası yok tadına bi bak ölümü gör yemezsen” diyen bir felsefe. Böyle yaşayan insanlar genelde on sene sonra “hayat bana çok anlamsız geliyor zaten yaşamak neki hı neki” diye histerik biçimde intihar ederek defolup gidiyor bu dünyadan. Nihilizm ile amca çocuğu olan bu felsefeye genelde gençler kapılıyor. Ölmeyi beceremeyen de 20 sene sonra ege kasabasına yerleşme planları yapıyor işte.

Durum böyle olunca bilim adamları da oturmuş “patır patır millet ölüyor şu diş macunu araştırmalarını bi kenara bırakalım da mutluluğun sırrı ne onu önce bulalım, bir tarafını fırçalamaktan yumurta dile gelecek yeter kırıp yiyin de bana şu işkenceyi yapmayın a nokta qu diyecek” demişler.

Demişler de onlarda “mutluluk nedir?” sorusunun tam cevabını bulamayıp “bebek bezinde gül saklasak n’olur acaba bak çok merak ettim” deneylerine vermişler kendilerini.

Demek ki “Mutluluk Nedir?” sorusunun kesin bir tanımı yok.

Sonsuz mutluluk bir defa yok ona ikna edeceğiz kendimizi. Peki nasıl mutlu anları çoğaltacağız? Dananın kuyruğu için, “çeksene elini kopartcan mı şeyimi” dediği yer tam da burası. 
İşe başlamadan önce instagram’da çok mutlu görünen eşi dostu engelleyin. Çünkü hepsi yalancı. Kimse o kadar mutlu olamaz. Herkes en mutlu en kusursuz anlarını resimleyip kendi reklamını yapıyor bunda mutabık kalmamız lazım.

Siz hiç dayak yedikten sonra #morgöz #kocişkomladayakkeyfi#bugünyineiçipgeldi hastagleri kullanan paylaşım gördünüz mü?

Göremezsiniz, çünkü insanlar için mutlu görünmek mutlu olmaktan daha önemli artık.

Oscar Wilde, ”insanlardan çoğunun mutluluğu ve mutsuzluğu kendi düşünce ve inanışlarına bağlıdır” der.

Güzel de der…

“Mutluluğun sırrı nedir?” diye araştıran bilim insanları yardım etmenin insanları uzun süreli mutlu ettiğini keşfetmiş. Yaşlı bir teyzenin evini temizlemek, imkan varsa bir fakire para olarak bağış yapmak, kendini kötü hisseden birini dinlemek bile iyi geliyormuş insanlara. Başkaları için bir işe yaramak mutlu olmanın en kolay yolu belki.

Gülümsemek mutlu hissetmenin yollarından bir diğeri.

Bütün gün Müslüm Gürses dinleyip akşamda her sahnesinde böğüre böğüre ağlayan dizi karakterlerini görürseniz gülümsemek zor tabi. Önce şu melankolik havadan bi çıkmak lazım.

Sonra kendinize acımayı bırakın.

Dünyada 7 milyar insan bir sürü sorun ile uğraşıyor. Ama sen kalkıp “takma tırnağım kırıldı Boğaçhan” diye ilgi beklersen daha çok beklersin. Dünyada tek doğuran kadın sen gibi tek arabasının taksitini denkleştiremeyen adam senmişsin gibi tek mutsuz evlilik seninmiş gibi davranırsan mutluluğun sırrı yerine “ölmeden ölmenin alternatif yolları” konulu yazının mevzusu olursun.

Şükretmek ve sabretmek mutluluğun en önemli sıralarından biri bence.

Hayatınızda olan hayatınıza giren hayatınıza girecek herkes için şükredin. Size mutsuzluktan başka bir şey vermemiş insanların varlığı bile şükür sebebidir. Sizin bugünlere siz olarak gelmenize yardım etmiş tuğlalar gibi düşünün. Elinde olana şükreden elinde olmayana sabreden insanların daha mutlu oldukları bilimsel olarak kanıtlanmış. Ayağı olmayan gözü olduğu için şükrederse, gözü kör olan da elleri olduğunu düşünüp sabrederse hayat daha çekilesi oluyor. Eğer bakmazsak hayata böyle komşunun tavuğu gözümüze hep kaz görünmeye devam eder.

Affetmek bir diğer mutluluk sırrı bana göre.

Affetmediğimiz ve omuzlarımızda yük gibi taşıdığımız herkes bizi mutsuzluğa itiyor. Affetmeyerek o kişiye ders ve ceza verdiğimizi zannediyoruz ama en büyük cezayı kendimize kesiyoruz. Sabah o kin ile uyanıyor günü o kin ile bitiriyor akşam o kin ile yatıyoruz. Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok mevzusu işte bilirsiniz. Kibrimiz bazen gözlerimizi öyle kör ediyor ki “bana bu yapılır mı beh” kafası ile dolaşıyoruz.

İnsan olduğumuzun ve süper güçlerimizin olmadığı gerçeği ile yüzleşmek bir diğer mutluluk sırrı.

Her şeyi biz başaramayız aynı anda tıp öğrenip mühendislik yaparken amuda kalkarak en iyi ressam biz olamayız. Ama yaşadığımız çağ bize hep “en” olmayı telkin ediyor. En iyi kadın en güzel kadın en zengin erkek en başarılı erkek en romantik erkek en titiz kadın en iyi anne. “En” olamadığımız zamanlar ile yüzleşin e de sonsuz bir mutsuzluk girdabına düşüyoruz. Televizyonda vücut ölçüleri “en” olan kadınlar, cüzdanı “en” dolu adamları görünce kendimizi eksik hissediyor ve mutsuz oluyoruz. Hayatımız en olmaya çalışmak ve en olamadığımız zamanların çöplüğü gibi. Sanki bizden başka herkes mükemmel herkes çok iyi anne herkes çok iyi koca herkes çok iyi evlat gibi zannediyoruz. Bunun en önemli sebebi aile mahremiyetinin sosyal medya ile kalkmış olması. İnsan olduğumuzu ve asla mükemmel biri olamayacağımızı, herkes kadar hataları olan ama iyi biri olduğumuzu kabul etmek mutlu olmanın en önemli sırrı belkide.

Mutluluğun bir diğer sırrı da beklememek.

Ömrümüz ama ben onu aradım o beni aramadılar, ben ona her şeyi yaptım o bana yapmadılar, ben senin paylaşımı beğendim sen beni dürtmedinler ile geçiyor. Durum böyle olunca dünya etrafımızda dönüyor zannediyoruz. Sanki muhatabımızın bütün dünyası biz olmalıymışız da bize çok pis ayıp etmiş kafası yaşıyoruz hep. Öyle olunca da bumerang gibi mutsuzluk dönüp bizi buluyor yine.

Mutluluğun başka bir sırrı da mutluluğu sebeplere bağlamamak.

Kafamızda kurduğumuz bir mutlu insan profili var. 36 beden olursam mutlu olacağım bankada 1 milyon liram olsa kesin mutlu olurum o istediğim çanta benim olsa dünyanın en mutlu insanı ben olurum filanca kadını elde edersem benden mutlusu olmaz…gibi. Mutluluğu belli hedeflere odaklıyoruz, olmayınca kolumuz kanadımız kırılıyor. Sanki hiç bir şeyi başaramayız bizden başka herkes çok becerikli de bir bizden adam olmaz yanlışına düşüyoruz.

Oysa menzilden çok yolu sevmek lazım.

İstanbul’a gitmek için yola çıkan biri İstanbul’a giderse mutlu olacağı beklentisi ile yola çıkıyor. İstanbul’a gidince üç gün sonra şehir üstüne üstüne gelmeye başlıyor ve “bu muymuş” diyor. Sonuç mutsuzluk memnuniyetsizlik. Oysa İstanbul’u değil İstanbul’a gitme eylemine odaklansa daha fazla haz alacak. Yol arkadaşını sevse manzarayı sevse molaları sevse aldığı zevk iki katına çıkacak.

Bütün işlerde böyle bu aslında. Evlilikler çocuklar işler hep bu bakış açısı ile değerlendirildiği zaman hayat daha çekilesi oluyor.

Son olarak mutlu olmanın sırrı “keşke” dememekte yatıyor.

Hayatımızı keşkeler üzerine inşa ediyoruz. Keşke bu işi seçmeseydimler keşke bu evi almasaydımlar keşke evlenmeseydimler bir tümör gibi sömürüyor benliğimizi. Eğer mutlu olmak gerçekten istiyorsak “Keşke” lerin yerine “İyi ki” leri koymak zorundayız. İyi ki bu işe girdim o kadar işsiz insan var, İyi ki bu evi aldık okul yakın market yakın merkeze uzak ama olsun, iyi ki evlendim daha düzenli bir hayatım oldu gibi cümleler ile değiştirmek lazım söylemlerimizi.

Yoksa mutluluk gerçekten “Sır” olmaya devam edecek hepimiz için.

Kartsız online alışveriş dönemi

Amazon.com.tr, banka veya kredi kartı olmadan online alışveriş yapmayı sağlayan yeni hizmetini kullanıma açtı. 

Site üzerinden erişilebilen bakiye yükleme alanı sayesinde Amazon.com.tr müşterileri, anlaşmalı Teknosa, Carrefour ve BİM mağazalarından aldıkları kod ile Amazon hesaplarına yükleme yapabilecekler. Amazon.com.tr müşterileri artık Türkiye genelindeki anlaşmalı Carrefour ve Teknosa mağazalarından satın alacakları 25 TL, 50 TL ya da 100 TL tutarındaki kodlarla bakiyeyeyi hesaplarına nakit olarak aktararak banka veya kredi kartı bilgilerini paylaşmadan site üzerindeki elektronik ürünlerden bebek ürünlerine kadar yüzlerce ürün için kartsız alışveriş yapabilecek.

Şirketin Türkiye Ülke Müdürü Richard Marriott: “Amazon.com.tr olarak kullanıcılarımızın alışveriş deneyimini zenginleştirmek adına hizmetler geliştirmek için sürekli çalışıyoruz. Yeni hizmetimiz sayesinde artık kullanıcılarımız site üzerinden kredi ya da banka kartı olmadan alışveriş yapabilecek. Anlaşmalı mağazalar üzerinden piyasaya sürdüğümüz kartlar ile müşterilerimiz daha fazla ödeme seçeneğine sahip olurken, tercih ettikleri yöntemle ödeme yaparak online alışveriş yapacak” dedi.

Yeni hizmet ile müşteriler hesap bakiyelerini www.amazon.com.tr/yukle adresinden doldurabilecek ve bakiye ile site üzerinden alışveriş yapabilecek. 25, 50 ve 100 TL değerindeki kodlara bugün itibarıyla anlaşmalı mağazalardan ulaşılabilecek.

Allah cümlemizi korusun

“İnsan derdi kadardır. Öyleyse derdiniz yâr ola!”“

Yazar değilim ben.
Bir şeyler yazmakla yazar olunamayacağını iyi biliyorum.
Heybemde öyle süslü kelimelerim yok…
Ne kimsenin derdine derman olabilirim,
Ne de yol olabilirim yolunu kaybetmişlere…
Merhem de olamam kanayan yaranıza mesela…
Derdinize derman olamam belki ama dermanın kimde olduğunu söyleyebilirim…
Yol olamam belki size ama doğru yolu gösterebilirim…
Çare olamam belki ama çarenin kimde olduğundan haberdarım.”

”Hayal etmeyi bilmiyorsa kişi,
payına düşen gerçekle yetinmeyi bilmeli…

” Size bir sır vereyim mi? O yıllar önce yüreğimizi tarumar edip gidenlerin de aslında zihnimizde melodik bir karşılığı vardır, biliyor musunuz? Güzel bir eseri dinlerken mırıldanıp, inleyip durmamız hep bundandır işte. Neyse, burası çıkmaz sokak ..!

“Allah’ım…
Bazı insanları çok seviyorum.
Bazılarını da vallahi sırf sen yarattın diye…”

“Tüm kainat seni beğense, Allah beğenmedikten sonra neye yarar?”

” Ne vakit ki uyanmak için cep telefonu alarmını horozların ötüşüne; rezidanstaki Jülideyi Hatice Teyzenin Zeynepine, adımızı bile bilmeyen süpermarketleri her dem selamlaştığımız Mehmet Emmiye değiştik…
İşte biz o zaman kaybettik.

” Yapmanın ne zor, yıkmanın da ne kolay olduğunu ancak yapmak için ömür tüketen insan bilir.”

“Zira her şey hızlandı; yolculuklar, dostluklar, aşklar…
Yavaşlayabilenler daha çok mesafe kat ettiler…”

” Konuşmadan anlayan dostlara,
Sorgusuz seven yare,
Talepsiz çay getiren garsonlara ne çok ihtiyaç var”…

“Allah cümlemizi korusun”

Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüller

Hakikatin maddeye indirgendiği asrımızdan iltica etmiş bir meczub olan Rıza’nın gözüyle kâinatı, belki insanı, belki kendimi seyre dalıyorum 2006 İran yapımı ve yönetmenliğini Ali Vezirian‘ın yaptığı Hüdâ Nezdik Est (Allah Yakındır) filmi ile.

Akîl olmanın anahtarı “ben-ben-ben” iken; heybesi beş on elmadan gelecek olan kuruşlarla hacim kazanmayı bekleyen bir çocuğa elindekileri akıtan, bedeninin alacağı acı bir hazzı ayağının altına alıp Müslüman kardeşinin ruhunun paklığına zarar ilişmesin diye sırtında bir tahta parçasıyla gezen, ‘ben’i unutup önce ‘sana’ , ‘ona’, ‘herkese’ koşan acîb bir aklı na-tamamdır Rıza.

Günlerden bir gün yüreği akar bir Leyla’ya, Mecnun’luğu tadar. Köy okuluyla şehir arasında motoruyla her gün getirip götürürken mahbubunu, bir gergefi dokur gibi muhabbeti dokur kalbine. Meczub iken Mecnun da olur. Gönlünü taşlaştırmış asrîlerimizin başını yere eğdirecek kadar naif olan sîreti, bir faninin en şiddetli ihtiyaçlarını bile çıkarır artık hayatından.

Leyla’nın hüznüyle söze bürünen şiir

Muallim olan mahbubun dilinden dökülen ilk ders ‘âb’dır. Bunu işitip suya koşar Rıza. Sevdiğinin medresesinin çeşmesi ondan bir damla suyu esirger iken göklerden tertemiz bir yağmur gönderilir üzerine. Yine de; kendisine armağanı gönderene bakmak yerine, kendisinden bir damlayı, bir kelamı esirgeyen yârinin daracık sınıfını temaşadan alamaz kendini. Taamı unutur, âb ile yetinir. Hanesini unutur, yârin muhabbetiyle sevinir.

Mahbubun gözü görmez Rıza’nın muhabbetini. Tâ ki; Rıza’nın ağzından dökülen Hafız’ın iki mısrasını duyuncaya dek. Hafız’ın bir başka şiiri de Leyla’nın hüznüyle söze bürünür. Meczubumuzun burada işittirdiği ses; Hafız’ın şiiriyle birlikte, şiirin sahibinin yazanından ziyade onu içselleştiren olduğudur. Sahi, yüreğimize dokunan kaç mısrayı hamurumuza maya etmişizdir?

Mahzun gönüllerin dîlinden dökülen, hüznü libas edinmiş bir lisan olan Farsçanın musikisine kaptırınca seyirci kendini, alt yazıları unutup gözleri kapalı mechulu olduğu sözcüklerin ötesine yürürken bulur ruhunu.

Leyla’nın imtihanı da vardır elbet. Ailesi için kendinden feragati seçmiştir o da. Ve talebelerinden. Ve Rıza’dan…

Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz

Ve Rıza… Leyla’sının gök mavisi kapısının ardında cennetten çıkacak bir huriyi bekler gibi bekler, günler geceler boyu… Zuhur etmez beklenen. Zahir olan tek şey ‘acı’dır artık onun için. Motorunu da bırakır, hanesini de, kendisini de.

Perişan, sersefil tarike vurulmuşken candan sıyrılmak üzere olan bedeni, validesinin gözyaşları arasında seyyidinin dizi dibine bırakılır. Orada validesini kaybeder. Lakin hakikati bulur. Uyanır. Hakikate açılır gözleri. Derken Leyla’sı da gelir bulur kendisini. Ama artık o, kendisini hiç bırakmayacak, muhabbetiyle kendisini başka hiç kimseye muhtaç bırakmayacak, kimsenin kendisinden koparamayacağı, kendisine her şeyden yakın olan, istediği zaman onunla konuşabileceği ve onsuz yaşayamayacağı hakiki mahbubu bulmak üzere çoktan vazgeçmiştir Leyla’dan. Mevla’yı bulmaya koşar Rıza, Mevla’ya koşar.

Hz Musa’ya gelen emirde ayakkabılarını çıkarmasının emredilmesi ve kutsal mekânda olduğunun hatırlatılması geliyor hatırıma. Rıza, kutsalına davetiye almış bir veli gibi çıkarır ayakkabılarını yani dünyasını yani ki Leylasını ve koşar. Ayakkabıdan vazgeçemediğimizden olsa gerek; kutsalları görmez oldu gözlerimiz. ‘Ben’den geçemedik de aramaktan geçtik ya; ondandır, değil hakikati bulmak, Leyla’yla dahi karşılaşamaz oldu gönüllerimiz.

Gök mavisi bir kapının ardında sonsuza dek Leyla’yı beklemek de, gözünün bütün takatini ona yöneltmek de çok yüce bir erdem belki ama, mavi göğün ötesindekini beklemek, onunla vuslatı tahayyül etmek, özünün tamamını ona kurban etmek, onu aramak, aramak ve aramak asıl erdem ve asıl hakikat

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by