Yol aşkına, aşkın yolculuğuna

“Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.”

Yol bir yazgıdır, yazmak da bu yazgının içinde bir yolculuk. Haydi, harflerden örülen heybenin içini şiir ve sözlerle doldurup omuzumuza atalım ve çıkalım yolculuğa. Yoldan dönenin kalemi kırılsın diyerek…

Din yola davet eder; “Sırat-ı Müstakîm”; dosdoğru yol üzere olmak. Dosdoğru yol üzere olmayan yolsuzdur. Bundandır ki Allah’ın yasaklarına riayet etmeyen emirlerini çiğnemeye ’yolsuzluk’ dendiği. Kur’an; “Fe eyne tezhebune” (Yol, gidiş nereye?) diye sorar. Yolsuzları yola davettir aslında yolcunun ayağı ile kulağı, kalbi ile parmak uçları yer değiştirmezse bu kutsal uyarıyı duyamaz.

Kulluk bir yolculuktur, imana ve aşa yolculuk.

Yol, hicrettir. Hicret, değişim gayretidir. Mekândan mekâna hicret edildiği gibi hâlden hâle, yanlıştan doğruya geçiş de hicrettir. Tüm nebi ve velilerin ömür defterlerinde hicret vardır. Hiçbir Peygamber ve Allah dostu, doğdukları topraklarda can teslim etmemişlerdir. 

Ömür bir yoldur; gideni geleni eşitleyen. Kundak ile kefen arası beyaz bir örtüdür, yola serilen. 

Ölüm bir yoldur; yolcusu gittiğinde dönmeyen.

Zaman bir yoldur; kâinatta ayın dünya, dünyanın güneş etrafında pervane olduğu, yer çekiminin girdabında yeryüzü ve gökyüzü arasında yelkovan ile akrebin kovalamaca yaptığı yolculuktur. İçine anı, asrı sığdıran görünmez bir yol.

Aşk bir yoldur, yolcusunu yoran. Arayanın yolunun nadiren bekleyenin yol gözlemesi ile kesişen bir yol. 

Yolculuk; seyyahlıktır; yol, seyahat. Âlemlerin Efendisi; “Seyahatte ferahlık, sıhhat var.” buyurur. İçsel yolculuktur, keşiftir seyahat. Resulullah Efendimiz ömür yolculuğunu öylesine güzel anlatmıştır ki “Benim durumum, bir ağacın gölgesine kısa süreliğine oturmuş yolcu gibidir.” 

Yolların dili vardır ancak yolu sevda edenin işiteceği, anlayacağı. Yolların gözü vardır ancak bekleyenin yol gözlercesine bir sancı ile gördüğü, nazar kıldığı. Yolcu ayak ve adım sesleri ile değil yüreğinin nabzı ile çıkmışsa yola; hasret ile vuslat arasında arafta olduğunu bilendir. Öyle bir nabız ki ateş ve telaş arası çarpan, çarpılan.

“Uzun ince bir yoldayım . Gidiyorum gündüz gece. Bilmiyorum ne hâldeyim.”

Hâlden anlamak yolsa; hâl bilmemezlik yoldan çıkmaktır. Yolunu kaybeden yolcu kadar yolcusunu yitirmiş yollar da vardır. Kimi zaman yolcudur, varmayı dert edip de varmak diye bir şeyin olmadığını bilmeyip yolunu azıtan. Kimi zaman da yoldur, yolcusunu imtihan içinde imtihana tabi tutarken savurup yitiren.

Kimi yolcular ruhuyla beraber çıktığı yolun sonuna, ruhunu kaybetmiş olarak ulaşır. Kimi yolcular da yolculuğun bereketiyle ruhunu zenginleştirir. Bazen bastığımız topraktaki ayak izleri, ruhumuzun çizikleridir; bizden sonra yola çıkanlara yol işareti, levha olur.

Yolculuk; gezmekten daha ziyade “gitmek”tir. Gezmek fiildir, gitmek ise hâl.

Yol azığı, yol harçlığı tabirleri vardır ki yola azıksız, hazırlıksız, hedefsiz çıkılmaz. 

Yol arkadaşı, yoldaş, yaren yolun bitimsiz yorgunluğuna devadır. Her kutlu yolcunun; bir yol yareni vardır; tıpkı “ikinin ikincisi” diye övülen Ebubekir’in Resulullah’a yol yareni olduğu gibi. 

Unutmak da bir çeşit yolculuktur. Hafızanın karanlık mağarasından gün ışığına çıkmaya çalışmak gibi. Yolculuk; bir terk edişe bağlıysa bunun nedeni öfke değil değer bir amaç uğruna olursa kıymet kazanımıdır.

Yarı yolda bırakılmak da vardır, yolculukta. Uzun mesafelerin, çilelerin yükü bazen yolcuyu kısa yol aramaya yöneltse de bilmediğin kısa yol, bildiğin uzun yoldan daha fazla yorar yıpratır. Kalbini kılavuz edenlerin varıp dolaşacağı yer; yine kalbidir. Kesişen yollar vardır ve şairlerin yolu hep yalnızlıkları ile kesişir. Kimi yolcunun da yol yazgısı; çıkmaz sokağa girmektir. 

Edebiyatımız yol zenginidir. Yol hikâyeleri, yol hatıratları, yol şiirleri, yol romanları, yol türküleri, yol şarkıları. Yol medeniyetinin yazılı ve sözlü edebiyatı da hep yollardan beslenir. 

Yahya Kemal, “Sessiz Gemi”siyle yol alır yönü bilinmez ömür ummanında:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar, bu limandan.

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol,

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.”

Ahmet Haşim merdiveni dayar bulutların üzerine, gök kubbeye hoş bir sadâ bırakmak için geride, basamak basamak çıkar kelimelerle:

 “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinle güneş renginde bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.”

Yol tükendi, ben tükendim dese de türküler, Faruk Nafiz Çamlıbel kalemin ucuyla kırar; kâğıdın nazını, yolların inadını.

“Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı?

Henüz bana; ’Yolunun sonu budur.’ denmedi.

Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.”

Kalbi bir sürgün gurbetinde durmuş olan Nazım Hikmet; yolların çilesini, sılanın hasretini en çok çeken, yüreğini yangın yeri yapan şairlerimizdendir.  Kâh yola isyan eder, kâh yoldan medet bekler.  Gözyaşlarını deniz eder, kâğıttan gemilerle yola çıkar, deniz mavisi gözlerini dalgalara rehin bırakarak:

 Yolculuk ediyor şairler,

                              Denizlerinde kâinatın

                                        Bakarak birbirlerine.

                                           Acıyla ayıkır yol yorgunları.”

Çocukluğunun uçurtmasını can kuşuna kaptıran Necip Fazıl Kısakürek, içsel yolculuğu en derininde hissedip hâl değiştiren ve şairlerin yol kutbu olan bir yıldızdır. Onun yolculukları hep zirveye doğrudur, çünkü geçmişinde diplerde çok kalmıştır. Artık kelimelerinin gözü, ulviyet sevdasına kanatlanacaktır:

“Yolculuk; her zaman düşündüm onu,

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek…”

Yazgısı ve yazıları hep geç kalmışlık, dram ile kokulu olan Orhan Veli Kanık, gizli sitemini yol üzerinden havale eder sevdiklerine. Yol onun için flu renkte bir kuş tüyüdür. Okşadıkça parmağı sızı sızı kanayan…

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol.

 Git gidebildiğin yere.

 Bir rast gele bile demeyeceğim sana, yolun bahtın gibi olsun”.

Kelimeleri kalbinin aksine âsi olan Atilla İlhan, kendisini yoldan eden dilbere hoyrat bir yol tozu savurur: 

“Yolumdan çekil!

Bağlasalar duramam.

Demir asa, demir çarık dedim.

Neyleyim.

Yolculuk dedim.”

Yorgun bir savaşçı gibidir Bekir Sıtkı Erdoğan. Usanmış, bezmiş ve gözlerinin feri sönmüştür, göz ucuyla yerde yürümekten. Yol yorgunlarına seslenir; soluğu yorgun, sesi cılız bir serenadla:

“Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı.

Şuraya, bir yatak ser yavaş yavaş.

Aman, karanlığı görmesin gözüm,

Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.”

Mavi bir türküdür, yol düşleri. Kelimeleri şiirin dantelası olan; ismi ile müsemma, hâlim bir yüreği olan Hilmi Yavuz, beyaz satenin üzerine düş rengi yolculukları dokur; şiir şiir.

“Gurbetler senin ülken, yalnızlar senin ülken.

Ben hep yollar düşledim,

Derin yollarda yürürken.”

Kalemini mızrap edip gönül sazının tellerine naifçe vuran Ahmet Telli, âşıkların yolunun nasıl bir girdaba düştüğünü, ne de güzel vurgular. Vurgun yemiş gibi inleyerek…

“Büyük aşklar yolculuklarla başlar.

Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde,

Ne de aşktan başka bir sığınakları.”

Yol dedik, yolculuk dedik, yolcu dedik. Yazı yolculuğun sonunu, aşkın bir sorusu ve yolun sonu ile bitirelim. Ne dersiniz. Okurken (yolculuk ederken) yormamışızdır inşallah, siz okurlarımızı.

Ey aşka varmayı dileyen, yola yâre kavuşmak için düşen! Aşk sana şunu sorar: “Yol musun? Yolcu mu?” “Ve yolun sonu neresidir?” diye düşünen yorgunum. Bil ki yolun sonu zirve ile uçurumun birleştiği yerdir. Yani hiçliğin boşluğu…

Leave a comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by