Blog

Kelebekler kadar özgür bir zihnin son kanat çırpınışları

Çok sevdiği eşi ve birbirinden sevimli çocuklarıyla mutlu bir evliliğin sahibiyken, çalıştığı işte kariyer basamaklarını birer birer tırmanıp zirveye ulaşmışken, konforlu bir evle, son model lüks bir arabayla sahip olduğu imkânlardan istifade edip dururken ve her şeyden önemlisi sağlığı da yerindeyken ne kadar da imrenilesi bir hayatın sahibiydi Bauby. 

Hayat, biteviye tekdüze gitmezdi. Her gecenin ardından bir gündüzün gelmesi gibi her gündüzün ardından da bir gece mutlaka gelirdi. Bir anda her şey tepetaklak olur; insan, varlığını da varlığı da bir başka gözle görmeye, bir başka dille okumaya, bir başka duyuşla hissetmeye başlayıverirdi, tıpkı Bauby’nin hayat serüveninde olduğu gibi.

Dünyanın en çok satan dergilerinden biri olan Elle’in, Fransa baskısının başarılı ve karizmatik editörü Jean Dominuque Bauby, ansızın geçirdiği bir beyin kanaması sonucunda, rastlanma olasılığı açısından -kendi ifadesiyle- lotoda büyük ikramiyeyi kazanma şansıyla eşdeğer ihtimalde olan bir hastalığa yakalanır ve sol gözü dışında bedeninin hiçbir tarafını hareket ettiremez. Yaşadığı felaketin ardından ona kalan sadece kullanabildiği bir beyin, gören bir göz ve işitme duyusudur.

İnsanların hayatlarının korkunç bir trajediye dönüşmesi de emsalsiz bir değer kazanması da o insanın yaşadığı olaylar karşısındaki duruşuyla ilgili bir sonuç olsa gerek. Yaratıcı gücün koymuş olduğu kanunlar bilaistisna herkes için işliyor. Ama aynı kategoride değerlendirilebilecek imtihanlar silsilesi bile herkeste aynı tavır ve davranışın zuhuruna imkân vermiyor. Ben bu imkânsızlığı asla “adalet” kavramının varlığı/ yokluğu ile ilişkilendirmek değil, yoruma mahal bırakmayacak bir şekilde “irade”nin kullanımına bağlı tercihlerle ilintili görmek isterim.

Her şeyin tıkırında gittiği bir sırada yüz seksen derecelik bir açıyla dönüş yapan hangi hayat, sahiplerinde artan bir mukavemet, ayakta tutan bir istinat, istikrarlı bir azim bulabilir; bedbinlik, ümitsizlik, tükenmişlik hislerinin aksine. Tabii ki asil ruhlarda, tabii ki sıra dışı insanlarda, tabii ki var olmanın kıymetinin bilincinde olanlarda, tabii ki emrine müsahhar kılınmış bütün eşyanın üzerinde hakkı olduğuna inananlarda, tabii ki alınan tek bir nefeslik ânın bile ne büyük bir ikram olduğunun farkında olup zayi edilmesi vicdanını yaralayanlarda…   

 Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Bu nokta-i nazardan bakıldığında Bauby, artık hayatında hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiği hâlde, tüm olumsuzluklara rağmen yıkılmayıp ayakta kalarak, hayata tutunmaya devam etmenin yollarını bularak zor olanı başaranlar kervanına katılmayı fazlasıyla hak ediyor. Her ne kadar kıpırdayamayan bir vücuda hapsolmuşsa da kelebekler kadar özgür olan zihnini son anına ve son raddesine kadar kullanmasıyla hayatta olmanın emarelerini en çok o gösteriyor. 

Hayatını yazı yazarak geçirmiş bir insan olarak Bauby, yüz yüze geldiği ve baş etmek zorunda kaldığı Locked-In Syndrome karşısındaki ilk şaşkınlığını attıktan sonra mutat üzere içinde çağıldayıp duran kelimeleri cümlelere, cümleleri anlamlı metinlere dönüştürmek arzusuyla dolup taşmaya başlayınca duruma muttali olan doktoru gereken tedbiri alır ve kendisine bu konuda yardım edebilecek olan Claude Mendibil’i ayarlar. İşte bu andan itibaren Bauby’nin hayatı, sıradan veya trajik olmaktan çıkıp kendisi ölüp gitse de ardından güzellikleriyle anılmasına ve zor durumda olan insanların kendinden ilham ve güç almasına imkân verecek bir şekilde istisnaiyet kazanır.

Claude Mendibil öncelikle harflerin Fransızcadaki kullanım sıklığına göre yeni bir sıra oluşturur. Bauby’nin zihnindeki harfe ulaşana kadar harfleri tek tek sayar ve Bauby’nin göz kırpmasına göre doğru harfe ulaştığını anlamış olur. Sıradaki harfi bulmak için ise aynı işlem tekrar tekrar başa alınacaktır. Bu şekilde önce kelimeler, ardından da aşağı yukarı mantıklı cümle parçacıkları ortaya çıkmaya başlar. Bauby bu yöntemle tam 200 bin kez gözlerini kırpmak zorunda kalacak ve ortaya ebat açısından kısa ama açtığı kapının önümüze sereceği yol açısından upuzun 150 sayfalık bir kitap çıkacaktır.

Bauby’nin Kelebek ve Dalgıç adını verdiği kitabında; kelebek, yazarın esaret kabul etmeyen zihnine, dalgıç ise dalgıçların giydiği kıyafetin sımsıkı olması hasebiyle hareket yetisini kaybetmiş biri olarak vücudunda hapsolmuşluğuna tekabül etmektedir.

Kıymetini bilmeden hoyratça tükettiğimiz birçok nimetin elimizden uçup gitmeden değerini fark ederek ve hakkını teslim ederek yaşamamız gerektiği noktasında oluşturduğu şuur açısından olduğu kadar hayatının belli bir evresinden sonra bir yatağa mahkûm olarak yaşamak zorunda kalan bir insanın psikolojisini anlamak açısından da Kelebek ve Dalgıç’tan haberdar olmak önemli diye düşünüyorum.

Tıpkı bir denizcinin demir aldığı bir kıyıdan uzaklaşması gibi geçmişimizden sürekli uzaklaşmak, eski hayatımız alev alev içimizde yansa da yavaş yavaş bütün anılarımızın küllere dönüştüğünü seyretmek acaba bizde nasıl bir his hâline karşılık gelirdi?

Her mahrumiyet telafisiyle gelir

Sokaklar, her mevsimin kendine mahsus ziynetleriyle süslenerek sürekli elbise değiştirip dururken bizim her zaman tek mevsim ve tek dekor hâlindeki bir odada sürekli aynı manzarayı temaşaya tutsak olmamız bizde hangi estetiğe denk düşerdi?

Simsiyah bir sinek burnumuza konduğunda uçsun diye kafamızı kıpırdatmaya çalışmalarımız hiçbir netice vermezken ve verdiğimiz mücadele olimpiyat oyunlarındaki güreş müsabakalarından daha zorlu bir mücadeleye dönüşürken insana hükmetmeye ve tabiatı dize getirmeye yeltenen gücümüz ne/ neyi ifade ederdi?

Takvimlerde zaman deli gibi akıp giderken kendi cenahımızda neredeyse bir milim bile kıpırdamaması zaman algımızın ayarlarında nasıl bir değişimi beraberinde getirirdi?

İnsanların hayatlarındaki her mahrumiyetin, onun yokluğunu hissettirmeyecek veya oluşan boşluğu dolduracak şekilde bir başka açıdan telafi edildiğine kani olanlardanım. “Acaba önceden sağır ve kör müydüm, yoksa insan, karşısındakinin gerçek yüzünü görmek için felaketin keskin ışığına mı ihtiyaç duyuyor?” diyen Bauby’de de aynı hakikatin zuhur etmesi söz konusu. Onun iletişim için tek araç hâline gelen gözleri, kulağımızın duymadığı ama idrakimizin vasıtasız anladığı sözleri söyleyen hareketsiz ve sessiz küçük bir ağız mesabesine dönüşüyor. O gözler, sesi çıkmayan ve sahibinin içinde boğulan manaları dışarıya nakletmek için her gün biraz daha artan bir ifade kabiliyetine vasıl oluyor.

Bauby’nin “Sağlam gözümle soru soran bakışlar atmama rağmen belli ki günlerini başkalarının gözbebeklerini muayene ederek geçiren bu adam bakışlardaki anlamları görmeyi bilmiyordu.” tespiti, içinde olunan nimetin idrakinde olamamayı ifade eden “Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler” dizesini hatırlatıyor. İnsan bu noktada bir durup düşünüyor ve kendi kameti için boyunun ölçüsünü alma, ağırlığı için kendini tartma ihtiyacı hissediyor.

Kitabı yayımlandıktan birkaç gün sonra vefat eden Bauby “Peki ya siz genç insanlar, benim sonsuz yalnızlığıma yaptığınız bu yolculuktan sizin aklınızda ne kalacak?” diye bir soru yöneltir okuyucularına. Mülaki olunduğunda herkeste farklı bir yansımasının olacağını düşündüğüm bu yolculukla ilgili aklımızda kalanların ne olacağı ile ilgili soruya verebileceğimiz cevabın yolu kitabın okunmasından ve Bauby’nin yolculuğuna eşlik edilmesinden geçiyor.

Selma Kavurmacıoğlu


Öyle ya, insan çâre olamazdı…

Bilirsiniz Dünya; fazlaca meşakkatle doldurulmuş, İçinde rahatın çok az olduğu, Nefes almak için bazen oksijenin de kâfî gelmediği, Bir imtihan alanından başkaca bir yer değildi… Gözlerini burada açıvermiş her insan kendisini bu kargaşanın içinde bulacaktı.

Öyle ya , burası cennet de değildi. Her gönlümüzün arzu ettiği oluveremezdi. Her bir doğum bana bu içinden çıkılamaz serüvenin nasıl hızla başladığını, Telaşlı telaşlı koşuşturan insanların nasıl bir akibete koştuklarını, Ben oldum demenin Ben geldim demenin Ben sevdim demenin Ve dahi başında ” ben ” olan her hecenin sonunun nasıl kesildiğini göstermek için yeterdi…

İnsan, hayatı yalnızca anlatmakla yaşadım sanıyor .. Dile dökmenin acıyı iliklerinde hissetmekle eşdeğer olduğunu varsayıyor. Tecrübe edilmeyen her halin izâhı’nın da manasının da nakıs olduğunu unutuyor. ,

Öyle ya , insan çâre olamazdı.

Çâre Allah’tı…

Doktor çâre bulamazdı, Çâre Allah’tı… Çâre dünyada aranmazdı,

İsmet ÖZEL

YILMADAN YAP.
FIRSATI KAÇIRACAĞIN İÇİN DEĞİL,ÖNÜNDE YILGINLIK GÖSTERCEĞİN HER KİMSENİN BİR ZORBA VEYA BİR ZORBA ADAYI OLMASI YÜZÜNDEN.
YILMA Kİ SICAKTAN KAVRULANA GÖLGEN , SUDA BOĞULANA ELİN ERİŞSİN.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.
BİLGECE YAP.
YANİ KORUYARAK , YANİ İÇİN TİTREYEREK , YANİ YIKILMASIN DİYE.
TUTKUYLA YAP.
SANA VERİLEN YAŞAMA GÜCÜNÜ KULLAN.
YILMADAN,BİLGECE VE TUTKUYLA.
ÖNCE YAP , SONRA AÇIKLARSIN.

Dijitalde Var Olmak

Erem Şentürk yorumuyla E-ticaret ve E-ihracat… Değişen tüketici davranışları ve alışkanlıkları. Dünyada ki örnekler. Biz neler yapabiliriz.

“Bir kapı kapanırsa, bir başka kapı açılır!

Bu özdeyiş Alexander Graham Bell’e aittir ve şöyle devam eder…

ilk başta kulağa aşırı derecede iyimser görünebilir, fakat birçok bilim insanı ve girişimci, yüzlerine kapanan kapılar sayesinde, hatalarını fark etme ve ilerleme şansına kavuşmuştur. Hem kariyerinde hem de özel yaşamında birçok başarısızlık ve kayıp yaşamış olan Graham Bell, yüzüne kapanan kapıları, yeni yolların keşfedilmesi için fırsat olarak görmüştür.

Graham Bell’in ünlü sözünün orijinali şöyledir:

“Bir kapı kapandığında, başka bir kapı açılır ama biz genellikle kapanan kapıya pişmanlıkla bakakaldığımız için, açılan yeni kapıları göremeyiz.”

Graham Bell’in yaşamında kapanan ve açılan kapılar:

Graham Bell yaşamı boyunca birçok kayıp yaşamıştır. Ağabeyini ve erkek kardeşini tüberküloz yüzünden, iki oğlunu ise daha çocuk yaşta iken kaybetmiştir. Telefonun icadı sırasında defalarca başarısız olmuştur. Bununla birlikte Graham Bell’in yaşamı övgüye değer birçok başarı ile de doludur. İcatlar üzerinde çalışmaya daha cocukluk döneminde başlamıştır. İlk icadı mısır soyma makinesidir. Annesi işitme engelli olan Graham Bell, babası ve dedesi gibi, işitme engellilerin iletişimlerini kolaylaştıracak sistemler üzerine çalışmış, bu alanda önemli geliştirmelere imza atmıştır. Kör, sağır ve dilsiz olmasına rağmen muhteşem işler başaran Hellen Keller’in yaşamında çok önemli bir rol oynamıştır. Helen Keller, karanlıktan aydınlığa geçmesini sağlayan kapıyı, Alexander Graham Bell sayesinde bulduğunu söylemiş, ünlü otobiyografisini ona ithaf etmiş ve kitabında sözlerine şöyle başlamıştır: Bir mutluluk kapısı kapandığında, bir başkası açılır ama biz sıklıkla uzun bir süre kapanan kapıya bakakalarız ve bizim için açılmış başka kapıları bu yüzden göremeyiz.”

Belirsizlik korkusu ve kaçan fırsatlar!

Birçok insan değişimden hoşlanmaz ve değişime direnir. Çünkü değişim insanı en çok rahatsız eden belirsizlik durumu ile kolkola ilerler. Ancak belirsiz alanlara girmeden gelişmek ve ilerlemek, mümkün değildir. Belirsizliğin yol açtığı korku, kapanan kapılara odaklanmamıza neden olur. Oysa kapanan bir kapı, bazıları için kayıp ve başarısızlık anlamına gelmekten ziyade, gelişme ve ilerleme için bir fırsat anlamına gelir. Sadece kapanan kapılara aldırmadan yollarına devam edebilenler, Graham Bell’in tavsiyesine uyarak, yeni kapıları görebilirler.

Akıllı bileklikler gün boyunca bileğinizde sağlığınızı izliyor

Çin merkezli teknoloji üreticisi Honor’un yeni akıllı bilekliği Honor Band 5, önceki modellere kıyasla sunduğu yeni özellikleriyle dikkatleri üzerine çekiyor. Türkiye’de de satışta olan ürün, kullanıcıların sağlığını yakından takip ediyor, gün boyu kullanıcıların hareketlerini analiz ediyor.

HONOR Band 5, HUAWEI TruSeen 3.0 teknolojisi ile hassas ölçümler yaparak sürekli nabzınızı ölçüyor ve egzersizler sırasında hedeflediğiniz nabız seviyesini korumanızı sağlıyor. Nabız takibi dışında kandaki SpO2 seviyesini ölçebilen HONOR Band 5, yaptığınız egzersizlerin ne kadar etkili olduğunu da size gösteriyor.

Yüzme dahil birçok farklı egzersiz takibi

HONOR Band 5, birçok farklı egzersiz tipini takip edebiliyor. Açık/kapalı alanda koşu, yürüyüş, bisiklet, yüzme, serbest antrenman, kondisyon küreği ve egzersiz bisikleti gibi çok çeşitli egzersiz takibini gerçekleştirebiliyor, sporcular ve her turlu spora ilgi duyanlar için performanslarını takip edip geliştirebilecekleri ideal bir kişisel asistan görevi görüyor. Örneğin 50 metreye kadar suya dayanıklılığa sahip olan akıllı bileklik, içerisindeki altı eksenli sensör sayesinde, yüzme stilinizi tanıyor buna göre hızınızı, kat ettiğiniz mesafeyi, harcanan kaloriyi ve yüzücüler için önemli olan SWOLF skorunuzu da ölçüyor.

Sağlıklı bir yaşam için her ne kadar beslenme ve egzersizin önemi yüksek olsa da, rahat ve huzurlu bir uyku da bir o kadar önemli. HONOR Band 5 bu yüzden Huawei TruSleep teknolojisiyle birlikte uyku kalitenizi gerçek zamanlı olarak analiz edebiliyor. Analizlerin sonucunda uyku kalitenizi artırabilmeniz için 200’den fazla öneride bulunuyor.

Zihnî duruluk ve berraklık bizden çok uzaklarda

Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya isimli kitabında, ruhu terbiye yöntemlerinden bahseder. Tasavvuf erbabının da söylediği “Nazar ber kadem” düsturu ise bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kaideye göre kişinin gözü, yürürken hep ayağının ucuna bakacak. Böylelikle çevredeki uyaranlarla zihninin kirlenmesinin önüne geçilmiş olacak. Bu zaman dilimini düşündüğümüzde çıldırtan bir uyarıcı ile karşı karşıya kalan insanoğlunun seyr-ü sülûkü ya da ruhî bir dinginliği için nasıl bir mücadele vereceği ise büyük bir muamma.

Bizler için büyüklerimiz, diri bir hafızaya sahip olmamız adına gözü, kulağı, dili, dudağı malayâniden korumayı tavsiye ederler. Yine, dikkati dağıtır gerekçesi ile mezar taşlarının bile okunmasını doğru bulmazlarmış. Peki bizlerin gün içerisinde bir yığın malumat malozunun altında hafızalarının ezilmesine ne demeli? Ayağın ucuna bakmaya gerek kalmadan dünyayı burnumuzun ucuna kadar getiren telefonlarla zihni duru ve diri tutmaya çalışmak nasıl bir mücadele ister?

Buraya sadece telefonları değil; göze ve görünmeye hitap eden her türlü ekranı koyabiliriz. Bu ekranların mavi ışıkla tek göze zarar vermediği, hafızayı da tarumar ettiği bir gerçek. Belki zafiyet yalnız belleğimizde değil; ruhumuz, gönlümüz ve benliğimiz de bu durumdan nasibini alıyor. Burada zihnî bir arınmayla işe başlayabiliriz. Çünkü bizlerin derdi bir şekilde yaşamak değil, doğru bir şekilde yaşamak olmalı. Ve bunun yollarını aramak da boynumuzun borcu. Bunun için ‘Dijital detoks’da denilen zihni ve gönlü belli bir süre ekranlardan uzak tutmayı deneyerek ruhun nefes alacağı, zihnin dışardan aldığı toksinleri atacağı zaman dilimleri oluşturabiliriz. Günün belli saatlerinde bilgisayar, telefon, televizyon ve tabletin ekranını karartarak ev ortamında ‘ekransız hava sahası’ oluşmasını sağlayabiliriz. Hatta en çok zaman geçirdiğimiz bir sosyal medya hesabımız varsa, bunu telefonumuzdan belli bir süreliğine kaldırabiliriz.

Şu anda kalmak

Aynı anda birçok olaya veya duruma zihnin sıçrayışları o anki zamana ve zemine yoğunlaşamamayı da beraberinde getiriyor. Kişinin enerjisinin bölünerek birçok durumun içinde olması onun âna odaklanmasını engelliyor. Bununla ilgili ‘Şimdi ve burada bulunuyorsam şuanda kalmam önemli’ fikrini benimsemek işe yarayabilir. Ancak, bir alana odaklanıp derinleşerek güzel ürünler çıkarabiliriz. Her alanda yüzeyselleştikçe kaliteden uzaklaşıyoruz. Dijital çağın fanileri olarak her yerde ama tam olarak hiçbir yerde değiliz sanki. Zihnimizde neticelendirmediğimiz yarım işlerimiz varsa zihin sürekli oraya kayarak asıl düşünmesi gereken şu anki konuya yoğunlaşamayacaktır. Bitirilmemiş yani yarım kalmış her şey zihne yorgunluk olarak geri dönecektir. Bu durumu şuna benzetebiliriz: Bilgisayarda bir sürü sayfanın açık olduğunu düşünelim. Bir süre sonra sistem kasmaya ve verim düşmeye başlar. Ancak arka planda açık olan dosyaları kapatarak işlemi hızlandırabiliriz. Bunu önleme adına zamanımızı etkin kullanmamız devreye giriyor. Bunun için, önceliklerimizi belirleyerek bir sıralamaya koymak, zihnimizi rahatlatacaktır. Küçük bir not defteri ile yapılacaklar listesi oluşturarak gün içerisinde zihnin geviş getirmesini önleyebiliriz. Böylelikle enerjimizi doğru yerde kullanmış oluruz.

Bir de azalarak çoğalmak dediğimiz son zamanlarda revaçta olan minimalistçe yaşam sadeliği hayatımızın birçok alanına dahil etmek. Çağın gereksiz kalabalığından kurtularak kanaatkârlığın ruhumuza şifa vermesini sağlamak. Bize ihtiyacımızdan fazla gelen her ne varsa ondan kurtulmak. Ya da ihtiyacımız olmayan şeyleri hayatımıza dahil etmemek. Bu en büyük zihnî bir konfor olsa gerek. İhtiyaçtaki hakikat ölçeğimiz ise, ölçümü doğru yapmamız adına bizlere yardımcı olacaktır.

Sessizlik oruçları ile ruhu dinlendirmek de yapılabilecek bir başka yöntem. İsrafın olumsuz enerjisini kelimelerimizden başlayarak hayatımızın her alanından çıkarmak. Güzellik, ancak sessizlikle kendini ortaya çıkarabilir. Bir kar tanesinin gökten inişini arabaların gürültüsünde, korna seslerinin eşliğinde seyretmekle, sadece sukûtun hakim olduğu bir mekanda izlemek şüphesiz çok farklı olacaktır. Hayatın koşuşturması içerisinde  zaman zaman oluşturduğumuz bu sessizlik oyuklarıyla ruhumuzu dinginleştirmek. Belki biraz hayatı yavaş moda alarak yaşamak. Çünkü metropolde insanın bedeni ruhundan önde gidiyor. Ruhlar yetişemiyor bedenin hızına. Bazen durup elimizi şakağımıza dayayarak hayat çizgimizi gözden geçirdiğimiz ve kendimizle yüzleştiğimiz anlar bizi hakikatîn kucağına uyandırabilir. Kendi iç sesimizi duyacak kadar, içimize derinleşebildiğimiz bu kıymetli zaman dilimlerinde genelde çoğalarak çıkarız bulunduğumuz ortamdan.

Temiz bir zihin için temiz ortam

Manevi olarak olumsuz düşünceleri ile etrafına negatiflik (radyasyon!) yayan kişi ve ortamlardan uzak durmak da yine zihnî dirilik için önem arz ediyor diyebiliriz. Olumsuz in’ikâs kişinin enerjisini emen bir durumdur. İnternetin çıkmaz sokakları da insan için bazen bir kopuş ve kayış noktası olabiliyor. İnsanın kirlenmesi burada gözden başlıyor ve bu kirlilik bütün bir vücuda aynı damarlarda kanın gezdiği gibi sirayet ediyor. En son davranış ve konuşma olarak hayat buluyor. Temiz bir zihin için, onu besleyen temiz ortamlara ihtiyaç vardır.

Nasıl ki yokluğunda daha da bir farkettiğimiz nimetler için belki biraz kendi içimize dönerek düşünmemiz de işe yarayabilir. Bu bizdeki, minnet ve şükran hislerinin diri kalmasını sağlayabilir. Böylelikle bizim olaylara daha güzel bakmamıza, olumlu duygularla dolmamıza yardımcı olabilir. Belki bunun için, kalbin kör ve sağır kesilmemesi adına küçük alıştırmalarla ruha idman kazandırabiliriz. Mesela, bir hastane köşesinde bir hastayı ziyaret etmek ya da oruç tutmak gibi. Varla yok arasındaki gidiş gelişle kendi fanîliğimizi hatırda tutabiliriz. Bununla ilgili biz istemesek de bazen insan hâlden hâle evrilerek bir düşüncenin içine çekilebiliyor. Belki bir hastalığın bize unuttuğumuz ve hiçbir çaba sarf etmeden tıkır tıkır çalışan bir uzvumuzu hatırlatması gibi.

Niyet dediğimiz şey insanın bütün duygu, düşünce ve eylemlerini şekillendiren bir şey. Hep zihnimize dünya ve ahiret saadeti için bizi geliştirecek, yetiştirecek iyi niyetler almalıyız. Her sabah kalktığımızda ise bu niyetimizi kontrol ederek varsa aldığı bir hasar onarmalı ve onu tekrar tazelemeliyiz. Kendimiz olma yolculuğunda, kendini bilme ve kendini bulma basamaklarını çıkabilmek için bize hayat veren kitabımız Kur’an-ı Kerim’i okuyarak bizden istenilenleri yerine getirmemiz kâmil bir insan olma gayreti içine girmemiz adına önemli duruyor. Yine en güzel örnek olan Efendimizin hadis ve sünnetleri ile hayatımıza bir rutin çizmemiz bizleri sadece zihnî kargaşadan değil, her türlü karmaşadan uzak tutacaktır. Bu rutinin rahatlığı ile hem zihnimize hem de ruhumuza soluk aldırabiliriz. Bunun yanı sıra bize ilham veren seçilmiş eserleri okumak da zihnimizi zenginleştirirken dinginleştirecektir. Her daim zihnî ve kalbî bir esenlik dilerim.

Kaynak: Dünya Bizim

Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz

Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni.

Bir yolculuk başlar. Doruklara doğru tırmanış. Manayı en iyi şekilde okuyabilmek için manasızlığı diplerde bırakıp zirve-i bâlâya kaçma vaktidir. Nefsin serini kademin altına alıp Cebel-i Nur’un nurunu sere tâc etme vaktidir.

Heyecanın da dağın zirvesini düstur edinmiştir. Yüreğini tutamazsın ki sükûnet libasını giydiresin. Dilinde “sure-i ikra” , adımlarında sürat, kalbinde tarifi imkânsız atışlar ile Hira’ya varmaya çabalarsın. Peygamberinin (s.a.v) gölgesine sığınmak, Cibril-i Emin’in getirdiği emanetin lisana büründüğü ilk mekânda solumak, okumayı en baştan en hasından öğrenmek… Menzil Ğar-ı Hira. Okula yeni başlayan bir çocuğun okuma aşkı, heyecanı tarife sığar mı? Koş çocuk koş… Dağın dikliği korkutmasın seni. Menzil İkra!

Yorulacaksın elbet. Ayakların taşıyamayacak bedenini. Nefesin bitti zannedeceksin. Hayat yokuşun kolay değildi ki Hira yolu kolay olsun. Hayat imtihandır! Kalbinin duracağını, beyninin kaynadığını düşündüğün an kaldır başını, bak şu yola. İyice kıs gözlerini. Dünyayı avucunda tutacak yaşta iken onu dağların eteklerinde bırakıp kendini Mutlak gücün sahibine teslim etmeye, zirveye tırmanan Peygamberini (s.a.v.) tahayyül et. Kendini Rabbe teslim etmiş Peygamberine, eşine teslim olmuş 60lı yaşlarındaki annen Hatice’yi (r.a.) seyret. Teslimiyeti, sadakati temaşaya dal. Sadık kulduk, sadık ümmettik, İslam olmuştuk biz. Bir nefes al ve annen Hatice’nin (r.a.) adımları tarik olsun sana. Ha gayret. İslam olman için yanman gerek. Kalbin yetecektir, korkma.

Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını

Tarik… Bir kenara bağdaş kurmuş nefeslenen dedenin, peygamber aşkını dillendiren terennümlerine kulak ver. Ayaklarındaki dermansızlığı, başlarında kaynayan güneşi dinlemeyen süratli adımların sahiplerine nazar et. Uzunluğu mühim mi? Sevgiliye giden yolda adımlar sayılmaz.

Defalarca yorgunluk, defalarca gayret… Ve gerçekten bittiğini sandığın an zirvedesin. Saniyeler geçmeden yorgunluğundan hiçbir emare kalmaz. Nasıl oldu diye düşünme zamanı değildir. Tefekkürü ğâra saklamalısın. Biraz daha zorlu bir geçitten de sıyrıldıktan sonra Ğar-ı Hira karşındadır. Ona koşan yürekler karşında.

Dakikalar sonra ilk vahyin kucakladığı bir-iki adıma sığacak mekânı kucaklar nazarların. Dilinde ikra! Yüreğinde ikra!

Teslimiyetin ve emanetin nefeslendiği havadan iyice solu. Kalemin olacak o soluk. Gözüne fer olacak o soluk. Oku, o küçücük mağarada genişliğe çıkan yolun nerede gizlendiğini. Oku, teslimiyetin ve emanetin cihetini. İlk mektebindir burası çocuk. Saliseleri kaçırmadan soluklan. Tefekkürün âlâsını sırtlan. Acele etmelisin. Yüreğini getiren kardeşlerin bekler ardında. Yüklen Efendinin (s.a.v.) soluklarını. Emin bir lisandan dökülen “İkra!” emrine kemer-beste olmuş ruhaniyetinde çek besmeleni. Hayata besmele vaktidir. Okumaya başlama vakti.

Dünya bizim / Zeynep Görünmek..

MAVERA

“Allah herkesi mükellef kılmıştır ama herkesi muvaffak kılmamıştır. Ne yaparsın ki kalbi mühürlenmiş insanlara laf anlatmak çok zordur.”

Beyoğlu, Tarlabaşı Semti’nin günâha, haramlara, kötülüklere yuva olmuş sokaklarında bir ev yangınıyla başlamış yazar eserine. Evi yanan Mirac, Mirac’ın dünyada yalnız ve çâresiz kalışı, sonra fark etmeden gurbetçi bir âileye yardımını anlatıyor. Bu yardımla hayatı büsbütün değişen Mirac’ın, hayat şartlarının yükselmesiyle bambaşka bir imtihânı başlayacaktı. Küçük yaşında bir câmiî ihtiyârının câmiîde onu tartaklaması ile başlayan kopuş, eserde tamamlanıyor ve eserin ortalarında kopuş tamamlandıktan sonra bir tecdîd yaşanıyor Mirac’da ve âkıbinde koptuğu her şeye bağlılık inşâ ediliyor. Mîrac için acılı, korkulu oluyor ama bir musibet, bin nasihatten iyidir. İyi gününde ve kötü gününde Mirac’ın yanında tek kişi vardı: Necdet. Eee; dostsuz olmaz. Ne demiş büyükler:

“Evvel refik, bâde’t-tarîk” Yani önce dost, sonra yol”

Eseri “biricik”yapan ise; şüphesiz tasavvufî yanı… Eserde çizilen bir mürşid portresi var ki; kavli, ahvâli, sîreti, nazarı hatta salt varlığı insana kendi mürşidini anımsatıyor. Kitabı okudukça özlemimizi artıran, okudukça bu dünyadan koparıp; ötelere bağlayan yanıdır bu denli sevmemize vesîle… Öte demişken; belki merak edenleriniz vardır. Mâvera’nın lugât anlamı; bir şeyin ötesinde, arkasında bulunan demek… Evet kitap çok şeylerden koparıyor ve çok ötesinin kapılarını aralıyor.

Eserde dünyevî sevgi ve uhrevî sevgi bir arada… Bir tarafta uhrevî sevgiyi bitirmeye çalışan dünyâ harisleri, bir yandan dünya sevgilerine hiç tamâh etmeyen uhrevînin delileri…

Uhrevî sevgilerin kitapta pîri bir postta, dünyaya tapıcıların üstâd-ı â’zâmı mistırlar plazada… Dünya da böyle değil mi zâten; kötülerin hüküm sürmek istediği ve iyilerin hayatına, hayâline sâhip olmak isteyişleri, bir yandan da sevenlerini dünyadan ve dünyaya ait olanlardan uzaklaştırmak için çırpınan insanlar… Ama elbet bu cengin de bir kazananı olacaktı…

Müridânın mürşidlerine sorduğu sorular, yaşadıkları maddî-mânevî ahvâl, imtihânlar, konuşulan konular, dert edilen mevzular bu dünyanın çilesinden yorulmuşlara, bir güzele müntesib olanlara yabancı gelmeyecek eminim ki… Eser, öyle derin ki; gözden kaçırdığınız hattâ hiç göze almadığınız bazı şeylere daha çok dikkat etmenize vesile olacak. ‘Eser bir seyr-u sulûk romanı’ desek, bence hata etmiş olmayız. Şu ifâdeyi kullanmadan geçemeyeceğim:

Eser Mirac üzere kurulmuş ama her okuyan kendini okuyacak aslında. Hem bu tür kitaplar kendimizi okumak, kaybettiğimiz kendimizi bulmak için değil mi zâten? Okur, Mirac’ın nefsinde kendi ‘ene’sini sorgulayacak. Kahramanımız Mirac’ın yaşadığı hâlleri yaşayacak, okur. Romanda geçen dervişlerden biri siz oluvereceksiniz. Eserdekiler hepimize bir âyine olacak. Ne diyordu kitapta:

“Aynalar sırlı olmasaydı, hiç yansıtabilir miydi?” İşte bu kitapta o sırrı okuyacak, o sırrın nâ-mütenâhi sevdâsını hissedeceksiniz iliklerinizde… Bir sırra sevdalanılır mı? Sır, hayattan ve hayattakilerden ve hayatta önemsediğimiz her şeyden âlâ ise; o sırra sevdâlanılır elbet! Eseri okuyup bitirdiğinizde dünya ve dünyaya âit ne varsa terk etmek ve Mâvera’ya, ötelere erişmek isteği var oluyor hücrelerinizde…

Sevdiğinizi (ks) daha bir seviyor, sevdiklerinize (ks, ra, sav) daha iştiyâk duyuyor, en nihâyetinde sevene, sevgiyi ve sevilmeyi yaratana (cc) kavuşmaya olan özleminiz katmerleniyor, perçinleniyor.

“Eserde kim, neyi ararsa onu buluyor. ‘Bulamadım’ diyen olursa ona deriz ki: Sen hakkıyla okuyamamışsın, bir daha oku, hakkıyla oku” Zâten bazı eserler bir kere okunup kitaplığa konacak eserler değildir. Bazı eserler birden fazla kez okunmalı… Edebî bir eser, bir roman ama eserden ne anladığımızla ya da neyi bulduğumuzla alâkalı bu durum. Yukarıdaki iddiâmla, bu anlattığım misâlleri birleştirerek derim ki; eh büyükler tevekkeli boşa dememişler:

“Aramakla bulunmaz lâkin, bulanlar hep arayanlardır”

Eserde kötülerin garaz ve stratejik fitneleri ile tekkenin başına bir imtihân geliyor ve bu durum tekkeyi değil, tekkedekileri yakıyor. Lâkin kazanan kötüler değil, iyiler… Ayrıca burada mürşide ve tekkeye teslimiyet ve sadâkatin önemine binâen hoş vak’âlar ve latif kelâmlar işlenmiş. Buraları bir kez değil; birkaç kez okuduk. Eserde sürprizler de mevcut ama merâk hissine vesile olması isteğimizle sürprizleri anlatmaktan imtinâ’ ediyorum. Ayrıca yazarın maharetidir; bir ev yangınıyla başlamıştı, ömür yangınıyla sürmüştü, nedâmet ve gözyaşı yangınıyla harlanmış, yürek yangınıyla kıvam bulmuş, hayatın ve nihâyetinde memâtın terk-i yangınıyla neticelenmiş; başıyla sonu; tıpkı iki denizin birleşmesi gibi ‘bir’de birleşerek tam olmuş… Mâvera’yı okuyun. Bir kez değil; bin kez okuyun. Seyr-û sülûk sâhipleri daha bir dikkatle, daha bir rikkatle okusun.

Usûlü zâyî eden, vusulden mahrûm olur. Ahlâkı güzel olmayan hakikati bulamaz.”

“Edebi küçümseyenden sünnetleri, sünnetleri küçümseyenden farzları alırlar. Farzları alınanın ise imânsız gitmesinden korkulur”

Mâvera’ya erişebilmemiz temennisiyle…

1
Merhaba
Size nasıl yardımcı olabilirim
Powered by