CAPITAL CORP. SYDNEY

73 Ocean Street, New South Wales 2000, SYDNEY

Contact Person: Callum S Ansell
E: [email protected]
P: (02) 8252 5319

WILD KEY CAPITAL

22 Guild Street, NW8 2UP,
LONDON

Contact Person: Matilda O Dunn
E: [email protected]
P: 070 8652 7276

LECHMERE CAPITAL

Genslerstraße 9, Berlin Schöneberg 10829, BERLIN

Contact Person: Thorsten S Kohl
E: [email protected]
P: 030 62 91 92

Bir vakte doğarız..

GENEL

Hayat bize zamanı yok saymamayı öğretir, sağımız solumuz zamandır ve biz onun içinde yokluğa doğru değil gerçek varlığa doğru yol alırız.

Bir vakit diliminin içine doğarız. Biz hayata bir mekânda ve bir zaman aralığında katılırız. Hayat bizi bir eylem ve meridyen arasında tanımlı bir yerde hem de bir vakt-i saatte karşılar. Oysa en başta doğduğumuz tarih dahi bizim ondan bağımsız olarak ürettiğimizi sandığımız bir sınıflandırmadan ibarettir.

Filan sene filan ayında falanca saatte hem de saniye ve saliselere kadar varan heveskâr bir dikkat içinde dünyaya gelişimiz kayıt altına alınır. Kimilerine göre sabaha karşı kimilerine göre akşamın darında belki de güneş tam da yükselmeye devam ederken öğleyin ortasında doğmuşuzdur. Belki mevsimlerden birinde, baharı yolcu ederken kim bilir veyahut daha sonbahara girmeden belki de kışı yola vururken ya da ekinler ekilirken… Hepsi olası. Bunların hepsi de bizim zaman dediğimiz şu ucu bucağı belirsiz ve açıkçası bir hayli de oynak sayılan bir akışkanlık içinde devreye soktuğumuz özel bir taksimattan başka bir şey değil. İster zamanlama için yalnızca geceleri görünen ayı takip edelim ona göre bir çizelge oluşturalım, ister koca bir günü aydınlatan şu güneşi izleyelim fark etmez, bir mübareğin veyahut ulu büyük bir peygamberin hayatını merkeze alıp seneleri ona göre sıralasak dahi vakit üzerindeki sözümona durak ve dilimler bizim binbir dikkatle işaretlediğimiz bir garip tertip etmeden başka bir şey değil.

Değişen bir şey yok; biz belirsiz bir zaman akışında oraya buraya koyduğumuz işaret levhalarıyla kendimizi, seyrimizi ve tümce hikâyelerimizi kayıt altına almış oluyoruz. Gerçekte belki de bir uzay boşluğunda dolanıyoruz, belki de öylesine akıp giden bir muğlaklığa kendimizi kaptırmış gidiyoruz. Hayat daha önceki ve yeni, geçmiş ve gelecek, tatlı ve perişan diye bir zamandan bir zamana akmaya devam ediyor.

Kendisine mahsus bir evren

Zaman bizim varlık dünyasıyla temasa geçtiğimiz kendine mahsus bir evrendir. Orada doğar, orada yaşarız. Dünyamız onunla hudutludur. Bir vakittte doğarız; iyisiyle kötüsüyle, tadıyla tuzuyla kendi vaktimizin bir parçası oluruz.

Kötü vakitlere ulaşmak gerçek bir talihsizliktir, “ahir vakit” dedikleri artık tetikte olunması şart olan son duraktır. Bunu biliriz. Vakit yaşanılan onca şeyin adım adım, dilim dilim tüketildiği birbirine bağlanmış anların oluşturduğu gizemli bir uzam zinciridir. Öyle geçer ki vakit anlayamayız. Kimileri için ağır ve hüzünlüdür bu geçiş, yavaş ilerler, yorar, bitmek bilmez; kimileri için göz açıp kapayacak kadar hızlı işler, neşeli ve özlenendir, vur patlasın çal oynasın. Öyle gider işte.

Aslında vakit aynı zamandır. Onun her birimize ayrı ayrı görünen şu değişken yüzleri, göreceliğe fazlasıyla pirim veren şu müphem dünyası en başta feylesofların aşmak için çırpındıkları soyut bir gerçeklik alanı olarak hep bir merak konusu olmuş. Mukaddes metinlerde varlığına yemin edilmiş, algımızı aşan yoğunluğu ve sıklıkla bizi açıkta bırakan ağırlığı hiçbir şakaya, es geçmeye ya da ihmale prim verilmeksizin sık sık teyit edilmekten geri durmaz.  Zaman, nihayetinde kimin kurtulacağına, kimin en sonunda bedbaht olacağına konusunda ilahi söylemlerin garanti listesinde yer alan başka diğer ulvi şeylerle beraber bulunur. Ondandır vakit hep ehemmiyetlidir, katiyen savsaklayamaz.

Yetişme şartlarımız, bize yüklenen değerler giderek kurduğumuz ilişkiyi temellendirmede belirleyici olur. Vaktin akışına kendini kaptırmak çoklukla gerçek bir uyumluluk talebi olarak takdir edilir ve alkışlanır. Vakte uymak kendi hesabına yeterli ve geçerli olandan vazgeçmeyi ve onun yansıttıklarına ilgi etmemeyi beraberinde getirir. Bir iz bırakmak, karşı durmayı bilmek ve her daim kendisi olma arzusu “vakit”la ve onun bugüne taşıdıklarıyla olan bağlarımızın sık sık gözden geçirilmesini mecburi kılar.

Fotoğrafla ölümsüzleştirilen anlar

Ona tapanlar olmuş, her şeyi ona bağlayanlar astrolojinin, sihirli ve büyülü bir endüstrinin ister ilkel ister çağdaş takdimleriyle olsun, vaktin iç içe geçmiş dünyasında kendi galaksilerini yaratmışlar, içinden çıkamadıkları bir evrende dolaşıp durmuşlar. Varlığın dehşetengiz vurgusuna akıl sır erdiremeyenler, onun gizil şifrelerini çözmeye başlamak için gizemli dünyasını eşelemişler; anlamaya ihtiyaç duymayanlar ise kendilerini yok eden bu sarhoşluğun içinde yuvarlanıp durmuşlar.

Zamanın fiziksel bir ağırlığı yoktur, görüntüsü boş ve şekilsizdir. Oysa resimi çekilen ve bir güzel tükettiğimiz her şey neticede hayattan bir parçadır ve resimde yakalandığımız her an da sonunda içinde kat ettiğimiz zamandan bir enstantanedir. Zaman kimseye görünmez, bütün görünürlüklerimiz onun içinde, ortasında ve belki de kıyısındadır. İçinde kendimizi bulduğumuz zaman bize has fragmanlarla hayatı bize hasredilmiş, bizden ibaret ve netlikle ebedi olarak sunmakta pek mahirdir. Onun akışına aldanır, çekiciliğine tav oluruz.

“Önce zaman içinde kalbur saman içinde”, o günden bugüne ulaşan mitolojiler, efsaneler ve bilumum hikâyeler, içine pek çok şeyin sığmayı muvaffak olduğu bir geçmiş anlatısıyla; geleceği yapmak için müracaat ettiğimiz yeni hayallerle buluşur ve biz nostaljiyle ütopya arasında çoklukla kendimizi soyut bir denizin tam da ortasında buluruz. Bizden öncekilerin zamanı bugünümüze eklemlenir; bizden sonrakilerin yaşayacakları hepimizi bekleyen bir saate kadar kendi içinde sayısız kıvrımlarla birbirine bağlanır ve hayat, bir sıra dizin içinde kendi sonuna doğru ilerler. Zamanın nereden nereye doğru aktığını, nasıl ilerlediğini belirlemek . Biz boşlukları doldururuz, içinde işaretlediğimiz alanların yerlerinden kaymamasına çalışırız. Tarih öyle biçimlenir, politika öyle, edebiyat öyle. Biri sorduğunda bilemediğimiz, kimsenin oralı olmadığında bildiğimizi düşündüğümüz bir koca yanıttır vakit.

Sahip olduğumuz en değerli kaynak

Vakit depolanıp saklanacak yeri gelince kullanılacak bir anapara değil. Oysa ansızın geçmesine, bir anda durmasına, elden uçup gitmesine, durup dururken kaybolmasına, bir yol daralmasına, arada genişlemesine, evvelce tertip etmesine ve bazen de hepimize bir ilaç bir şifa olarak dönmesine bakılırsa onun da başka değerli şeyler gibi idareli kullanılmasının ihtiyaç duyulan olduğu anlaşılır.  Şarkılar hep onu söyler, türküler yakınarak, müsabakalar onu aşmak koşuluyla bir kıvama erişir. Sahip olduğumuz en değerli kaynaktır vakit; ne var ki ancak ondan yoksun kaldığımızda varlığının değerini fark edebiliyoruz.

Bir vaktin içinde doğarız. Kültür, anane, müfredat, paradigma ve dünya bilgimiz bize onun nasıl kullanılacağı ile ilgili ağır ve kapsamı geniş, tesirli ve yönlendirici bilgiler kazandırır. Bazen ondan haberimiz dahi olmaz, değerine yönelik bir bilgi belki bize hâlâ erişmemiştir. Bazen onu kendi hikâyemizin sıkı bir mecrası olarak görür özenle takdis ederiz.

Hayat bize zamanı görmezden gelmemeyi öğretir, sağımız solumuz zamandır ve biz onun içinde yokluğa doğru değil gerçek varlığa doğru yol alırız.

Kaynak: Dünya bizim

Post a comment